Nayır!

Şimdi ben çok çalışıyorum ya da çok çalışıyor geçiniyorum ya. Benim durumumda bir sürü insan olması lazım. En azından bizim şirkette olanlar var biliyorum. E başka şirketler de var bu veya buna benzer yoğunlukta çalışan. Bir de bunlar üniversite mezunu insanlar. Yani her yıl yaklaşık 1 milyon 500 bin kişinin girdiği sınavda ilk 100 bin içinde değerlendirilen insanlar. Yani kuvvetle muhtemel iyi eğitim alma şansı bulmuş insanlar. Yoğun bir şirkette çalışmak üzere iş bulduklarına göre hem biraz şansılar hem de biraz zeki ya da çalışkanlar. Veyahutta hepsi bir arada.

Peki bu insanlar burada, bu şekilde kapana kısılmışça sadece çalışarak hayatlarını sürdürülüyorsa dışarda kim var? Daha az eğitim alma şansı bulmuş, çoğunlukla hayatın içinde öğrenenler mi? Ya da sağdan soldan etkilenenler mi?

Eskiden Milli Bayramları nasıl kutlarlardı, benim yetişemediğim zamanlar… Bilmiyorum. Herhalde hep birlikte meydanlara toplanılırdı. Artık popülerliğini yitiriyor herhalde. TV Başında yapılan konuşmalar daha ilgi çekici oldu. Sabah kıyafetinzi değiştirmeden, oturarak herşeyi izleyebiliyorsunuz. Çekici hale gelmiyor değil, konusunda uzman ya da öyle yansıtılan birkaç kişi çıkıp ya bilgi veriyor size ya da sizi kolayca kandıracağını sanıyor. Hangi TV kanalını izlediğiniz de önemli bazıları 30 Ağustos’tan bahsetmezken bazıları övgüler yağdırıyor. Kimisi çıkıp ‘Zafer’i reddedmeye bile cüret edebiliyor. Bazısı da tartışma yapacağım diye iki tane adam/kadın oturtuyor. Biri o tarafını diğeri bu tarafını çekiştiriyor.

Yahu peki biz her sene 100 bin insanı neden üniversiteye alıp okutuyoruz? Evet, her birimiz okutuyor. Şöyle düşünün, en ucuz özel üniversitede lisans öğrenimi görmek yıllık 10 bin TL’den aşağı değildir. Bu da demek olur ki devlet üniversitelerine yılda 100 bin kişi alınsa ve 4 senelik öğrenim hayatını yaşayan yılda 500 bin kişi olduğunu düşünelim (ki çok daha fazladır) , 5 milyar TL öğrenclerin asgari ihtiyacı için harcanıyor demektir. Çok basit bir hesap ama bu rakamın bir kızmı  bizim devlete ödedediğimiz vergilerle sağlanıyor. Dolayısıyla bizi kendimiz okutuyoruz. Zaten devleti bizden, bizi de devletten ayrı düşünmek mümkün değil.

İyi güzel de biz üniversite okumuş insanlar, tek öğrendiğimiz şey işte oturup çalışmak, evde oturup TV izlemek ve internette vakit geçirmek mi? Biz böyle yaparsak, devletin siyasetini kim yapacak? Siyaset arenası sadece 550 kişilik değil. Hayır, kimseye kızmıyorum. Sadece kendimi eleştiriyorum. Çünkü eskiden konuşur, fikir paylaşırdım. Tartışır, bir şeyler öğrenirdim, bilgim eksik kalınca araştırırdım. Şimdi yapmıyorum, evet/Hayır tartışmalarına facebook üzerinden destek veriyorum. Durumu da oradan izliyorum. Sokakta ya da diğer bir deyişle insan içinde değilim. Çünkü çok çalışıyorum?

Nasıl oluyor da şirket sınırlarının dışındaki hayata doğrudan bir katkıda bulunmazken çok çalışıyor sayılabiliyorum? Bunu kendim mi uydurdum acaba?

Dipnot: Başbakan da çok yoğun? Kutlamalar sırasında Ankara’da değil. Rize’ye uçmuş…

fazla fazla Çalışma durumları..

Bu blogu ilk yazmaya başladığımda dedim ki fazla mesai yapmamak lazım fazlaca, çünki hayatımızdan çalıyor. Zamanı tutamıyoruz malum kaçıp gidiyor. Geri de getiremiyoruz. Kaçırdığımız fırsatlar yok olup gidiyor. Belki kaçırdığımızı fark edemiyoruz bile.

Sonra kendimi kandırmak için bir çaba içine girdim nedense. Dedim ki fizik kanunları var. Bir yerden kazanmak için başka bir yerden  kaybetmek normal. O halde zamandan kaybetmek pahasına çok çalışarak kendime inanılmaz deecede bilgi kazandırabilirim diye düşündüm. Hem de ilk başta düşündüğüm ve yazdığım konunun doğru olduğundan emin olarak kapıldım bu duyguya. Neyse düşüncemde kararlıydım ve çok da yanlış olmadığını gördüm zamanla.

Geçtiğimiz hafta Çarşamba sabah annemle konuşuyoruz evden çıkmadan, çok sıcak günler geçtiğinden bahsediyor. Bütün gün klimalı ortamdayım ben de. Dışarda havanın sıcak olduğunun farkındayım ama dayanılmazlığını kafama takacak durumda değilim. Sonra Fenerbahçe dedi annem. Evvelki haftasonu şehir dışındaydım ve döndüğüm akşam maçımız olduğunu biliyordum. Geçen seneye kadar ligi çok iyi takip ederdim ama Çarşamba annem bahsedene kadar maçın sonucuna bakmak aklımın ucundan bile geçmedi. Tabi çıktım gene işe gittim bu konuşmalardan sonra.

Ama bir iki gün içinde sorgulamaya başladım. Neler oluyor diye. Pek gazete okumuyorum :( haberleri de izlemiyorum. Kitap okumak bir yana dursun dergi bile okumuyorum. Tezim için yaz tatilini kullanmak adına uzatma aldım ama dokunmadım. Cumartesi günü kaldığım yerden devam etmeye niyetlendiğimde hiçbir şey hatırlamadığım için önce yazdıklarımı okumak ve hatırlamak zorunda kaldım. Pazar akşam kendime bir kahve yapıp balkona çıktığımda ağaçların yapraklarının kuruduğunu farkettim. Sanırım annemin sıcak günlerden kastettiği bu idi.

Peki neler oluyor bu durumda? Sanıım kendimi fena kandırdım. Kendimi kandırmak değil de çok çalışmak iyi birşey mi, kötü mü bilmiyorum. Aslında buna cevap vermek istemiyorum. Çünkü hala yapılacak çok iş var. Ama bir gerçeği, ki başta doğru görmüşüm, daha iyi anladım: Her konuda dengeli olmak lazım. Evet çok çalışınca kendime çok şey katabiliyorum, işe de öyle. Ama geçen zamanı ayırmadığım şeylerden de çokça kaybediyorum.

Yani arkadaşlarımla geçen gün buluşmadım diye önümüzdeki günlerde buluşabilirim. Ama eüer bu günler aylara dönüşürse bazı muhabbetleri kaçırırım. Ben yokken yapılan muhabbetleri de kaçırırım. Bu yaşta eğlenmezsem ileride ne yapılır bilmiyorum. Her yaşın güzelliği ve sorumlulukları var. Hangisine aşırı yüklenirseniz diğerinden kaybediyorsunuz işte. Ama bir yerden sonra kayıp döndürülemez olabiliyor. Ya da dönüşüm sürdürülebilir olmaktan çıkıyor.

Basit bir hesapla haftada 40 saat çalışan bir insanın 20 saat de sosyal hayatına ayırdığını uydursak. Şimdi eğer bu insancık 60 saatini çalışmaya ayırırsa (ki çok daha fazlasını yapabiliyor bu insanoğlu) kaybettiği 20 saati telafi etmek için muhtemelen bu 20 saati bir çırpıda önümüzdeki haftaya ekleyemeyecektir. Zaten olay matematik işlemi değil yaşantıdır. 20 saat boyunca geçen hafta arkadaşlarınızın oturduğu yere gdip otursanız da bir anlamı olmayacaktır. Ne diyorum ben? Saçmalıyorum :)

Saçmalamamak için dengeyi korumak lazım :)

Sonuç olarak 2-3 günlük sorgulamanın ardından arkadaşlarla geçirilen bir haftasonunun neşeli dönüşü 2 tepsi kurabiyeye dönüşebiliyor. Unutmadan, 2010 da ilk defa kurabiye yapıyorum (malzemelerin bir kısmını koymayı unuttuğum başarısız girişimi saymıyorum). İnanması güç ama 8. ay bitiyor.  Eskiden sık sık yaptığım, kurabiye olmasa başka şeyler yaptığım zamanlara bakınca benim için bile inanması güç. Umarım bisiklete binmek gibi hemen hatırlanan bir şeydir de yiyenlere yazık olmaz.

:)

İstanbul! Seni çok özledim

Taşını toprağını da havanı suyunu da…

Eskiden ne güzel konserlere giderdim, hatta haftada iki kere bile giderdim. Gitmediğim akşamlar arkadaşlarımla buluşue, sokaklarında gezer, kafelerinde otururdum.

Aktivitelere katılır insanlarla tanışırdım. Farklı özelliklere sahip birçok insanla bir araya gelirdik. Her biriyle farklı güzellikler paylaşırdık.

Bisikletime atlar sokaklarında dolanırdım, sahilde oturup ayaklarımı denize doğru sarkıttığımda yosunu koklar, martıları ve vapuru izlerdim. Tekrar ara sokaklara döndüğümde eski evlere bakar yaşanmışları hayal ederdim. Bir otopark gördüğümde arabaları süzer, trafiği aklıma getirirdim.

Welcome to traffic

Otobüse bindiğimde insanları süzerdim. Acaba onca insan nereden gelip; nereye gidiyordu. Bugün ne yaptılar, yüzlerini asan şey neydi, neye gülüyorlardı…

Fotoğraf çekiyordum en acısı. Canım bir şeye sıkıldığında, kafam bozulduğunda elime makinemi alıp kendimi sokağa atıyordum. Bazen güzel kareler çıktığı da oluyordu ama her halükarda kendime terapi uyguluyordum. Hele bir yağmur yağsın ki, durduğunda ışık bulutlardan yansıyacak diye deli oluyordum. Kendimi sokağa atıp seni, boğazını, vapurlarını ve insanlarını resimliyordum gizli gizli.

İki yağmur arasında

Bahçeler sulandıkça toprak kokusu kaplardı etrafı. Bahçelerin sulandığı saatlerde dışarıda olurdum. Yürürken arkadaşlarıma raslardım. Öyle uzun süredir görmediğim arkadaşlarım değil, geçen gün gördüklerime. Ben ayrıldıktan sonra ne yaptıklarını sorardım. Neredeyse herkese de ayrı vakit ayırırdım, uzun süredir görmediğim arkadaşlarımın sayısı düşüktü.

Hangimiz diğierimizi terk etti? Bir zamanların vazgeçilmeziydin benim için.. bizi kim ayırdı? Neden artık hiç görüşemiyoruz?

keşke başka birşey isteseydim…

Eminim etrafınızdaki insanlardan sıkca duyduğunuz bir cümle başlangıcı bu. Hatta belki siz de sık sık kullanıyorsunuz. Keşke… diye başlayan cümlede akşam yemekte olmasını istediğiniz yemeği içinizden geçiriyorsunuz ve eve gittiğinizde bir bakıyorsunuz ki o yemek pişirilmiş. Bu durumla karşılaştığınızda inanılmaz derece mutlu oluyorsunuz. İlk şaşkınlığı attıktan sonra da “keşke…” ile başlayan ikinci cümleye geçiyorsunuz. Nedense ikinci cümle de hep maddiyatla ilgili oluyor. Belki haliniz vaktiniz yerinde ama gene de daha fazla para göz çıkarmaz düşüncesiyle daha fazla para istiyoruz. Ama “keşke” ile başlayan ilk cümlede para istemeye çekiniyoruz.

İnsan vücudu tahminlerimizin de ötesinde bir karmaşıklığa sahip. Onu anlamaya çalışmadığımız sürece de onu yönetmemize izin vermiyor. Hal ve tavırlarımızda sadece fiziksel ve biyolojik etkilerin olmadığı, psikolojinin önemli bir unsur olduğu son dönemde bilim adamları tarafından da çok yerde anlatılır oldu. Biyolojik kısmı bile psikoloji barındıran karmaşık bir yapıdan söz ediyoruz: “Bir insan neden susar? Susama isteği ne zaman hissedilir?” sorularının cevapları biyolojik ihtiyaçların altında yatıyor. Vücudumuz suya ihtiyaç duyduğunda susuzluk hissederiz. Bu psikolojik ihtiyaç hissi biyolojik bir nedene bağlı.

Keşke diye başlayan istek cümlelerinizde, gerçekten istediğiniz birşeyin gerçekleşme oranını düşünün. Çok az mı? Acaba gerçekten istediğinize kendinizi mi inandırmıyorsunuz?

Bence her birimiz kendi kararlarımızı yaşıyoruz. Kişisel arzularımızı hayatımıza yansıtuyoruz. Gerçekleşenler bizim gerçekten çok istediğimiz ve bu isteğin aklımıza yatanları. Gerçekleşmesini aslında o kadar da fazla istemediklerimize erişmek için çaba da harcamıyoruz. Genelde böyle durumlarda çevre faktörünü devreye alıyoruz. Malum kendimizi kandırmak en kolayı. Ama hiç de kolay yolu sevmiyoruz. Durumu yakınlarımıza anlatıyoruz. Onları iyice yönlendirdikten sonra fikirlerini alıyor ve uguluyoruz. Aslında her birimiz senaryo yazmak konusunda başarılıyız. Ama bu senaryoda oyuncu olmak konusundaki başarımıza diyecek yok.

Neyi elde ettiğimiz tamamen ne kadar arzu ettiğimize bağlı. Bir takım pisişik güçlerimiz var mı bilemiyorum ama bence isteklerimizi kendimize çekebiliyoruz. Tekrar akşam yemeğine dönelim. Düşleri kurarken ihtiyacımız olan şey para değildi zaten. Parayı çiğ çiğ yemek karnımızı doyurmaz, eve gittiğimizde hazır/pişmiş olan yemek karnımızı doyurur. Zaten bu yüzden biyolojimiz bizi uyardı ve yemek düşüncesini beynimize odakladı. Karnımız acıktığında beynimizde para birimleri dönmeye başlasaydı zaten sorunlu yaratıklar haline gelmiş olurduk.

Peki ya para? O da dolaylı yoldan karın doyurur. Eğer ona ihtiyacımız olduğunu düşünüyorsak, onu kazanacağımız iş fikirleri konusunda kendimizi motive etmeliyiz. Gerçekten elde etmek istediğimiz şeyi elde etmek konusunda önümüzde hiçbir engel yok. Yukarıda da bahsetmiştim, çevreyi de çoğunlukla biz yönetiyoruz. Ama tüm çevre hiç bir zaman tek başımıza yönetemeyeceğimiz kadar büyük. Bunun için ekip çalışması gerek. Yani bir kişi ile olan ilişkinizden bahsediyorsanız her iki (veya daha fazla) kişinin de birbiri ile birlikte ortak hareket etme ihtiyacını hissediyor ve bu isteği ortaya koyuyor olması gerekir. Ama bir ev/taşıt almak istiyorsak, dünyayı gezmek istiyorsak, dağlara çıkıp uçurumlardan kanat açmak istiyorsak veya kafamıza estiğinde ceketimizi alıp dışarıda yürüyüş yapmak istiyorsak bunun kararını biz verebiliriz.

Kilit, istediklerimizi elde etme konusunda göstereceğimiz kararlılık.

o kadar da…

1 ay kadar olmadı, bir gün msn üzerinden konuşuyoruz, Gülin, “All work and no play makes Jake a dull boy!” dedi. Adım Jake değil ama bana ithafen söylendiği aşikar. Üzerime alındım ve ne durumda olduğumu fark etmeye çalıştım. Tahta kalemi ile aynaya, kravat bağlarken tam göz hizama gelecek şekilde iki satır halinde yazdım. Her sabah kalktığımda direk karşıma geldiğinden gün içinde defalarca hatırlamadan edemedim. Aklıma geldikçe de birşeyler yapmam gerektiği düşüncesi ile pek birşey yapmadan vakit geçirdim. Pek diyorum çünkü hiç değil. Askere giden arkadaşlarımı uğurlamak için onlarla buluştum mesela. Bu insanlardan kaçmadığımın kanıtı olarak gösterilebilir. Hala sosyal bir varlık olduğumu ispatlayablirim. Yusuf Amca’nın sergisine hem de açılışına gittim ki bu da hayli kalabalık bir ortamdı.

Çalışmak dışında birşeyler yaptığımı ispatlayacağımı düşünerek maç olduğu günler evde izlemek yerine Cenan’ın teklifi ile dışarıya da attım kendimi. Arkadaşlar kahve içmeye gidelim dediklerinde de geri çevirmedim. Ama farketmediğim halde hala sadece birşeyleri tüketmek üzere insanlarla buluşuyordum.

Nasıl farkettim derseniz, onu da ben yapmadım. Zorla kafama soktular diyebilirim. Aslında zor kullanmadılar, çok nazik bir soruydu ve çok samimi bir cevaptı: Dün (25 Nisan) Cenan ile caddede yürüyoruz. Sanırım maçtan sonrası oluyor. Cihan ile Pelin geçti yanımızdan. Son anda Cihan’ı farkettim ama geçmişlerdi artık derken, Pelin “Aaa Ergin!” dedi ve durduk birbirimize döndük. Ne haber, napıyorsun dediler, “ee, ii, hiiç…” gibi şeyler çıktı ağzımdan. Belki “iş, güç” bile demişimdir. Biraz lafladık. Sonra ne kadar bezmiş bir halde olduğumu farketmiş olacaklar ki Pelin birden “Ergin sen sıkıcı biri mi oldun?” diye soruyu patlattı. Bir an duraksadım. 10 santim kadar arkamdan Cenan “Eski Ergin değil” dediğinde çöktüm diyebilirim. Aman tanrım, yani herkes bunu fark ediyor.

İlk başlarda fazla mesaiye falan karşı bir insandım. Hatta kendi yazımda buna değinmiştim. Ama öyle keyif aldım ki son aylarda yaptığım çalışmadan, insanlara fayda sağlayacak bir projede gönüllü olarak çalışıyormuşcasına kendimi motive ederek çabaladım durdum. Bence çok güzel şeyler de ortaya çıkardık. Henüz kimse faydalanmadı ama faydalanabilecekleri çok güzel bir çıktı sağladık. Elbet çok yakında çok işe yarayacak.

Ama diğer yandan bakarsanız, üzerinden geçn 2 – 3 haftada hala normal çalışma tempomu yakalayamadım. Normal çalışmalar için kendimi motive edemez oldum. Hadi iş açısından toparlanırım diyelim, sosyal hayat açısından nasıl toparlanacağımı kestirmek güç. Çünkü “Bunca zamanda sosyal hayata ne artı katardım?” sorusunun cevabını tahmin etmek güç. Şöyle bir bakıyorum. Neredeyse hiç yazı yazmadım. Ve neredeyse hiç fotoğraf çekmedim. Ancak Gülin dedikten sonra ‘İsim Şehir‘e birkaç fotoğraf ekledim.

Eskiden daha da farklıydı tabi ki. Üniversitedeyken, 2-3 haftada bir şehir dışına trekking ya da fotoğraf gezisine giderdim. Üniversitenin son yıllarında kendimi sivil toplum kuruluşlarındaki projelere vermiştim. Daha henüz eski işimdeyken haftada 1; bazen 2 konsere giderdim. Yüksek lisans eğitimine başlayınca biraz yavaşladım tabi. Üzerine bir de fazla mesai yapmaya başlayınca ‘iş – ev – sosyal hayat’ üçgeni yerini ‘iş – ev’ düzlemine bıraktı. Yani kendi yazımın olumsuz örneğini kendim vermiş oldum.

Aslında hala güzel bir iş yaptığımız için seviniyorum. Ama bazı bedelleri olduğu açık. Şimdi tekrardan eğlenceli biri olmak için acaba ne kadar sosyal hayat mesaisi yapmam gerekecek.

Esas olan, ne zaman, eksikleri kapatmak için diğerlerine ayırdığımız zamandan çalmayı bırakacağımızı öğreneceğimiz.

Sevgiyle kalın ve
Bol bol eğlenmeniz gerektiğini sakın aklınızdan çıkarmayın :)

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes