Nayır!

Şimdi ben çok çalışıyorum ya da çok çalışıyor geçiniyorum ya. Benim durumumda bir sürü insan olması lazım. En azından bizim şirkette olanlar var biliyorum. E başka şirketler de var bu veya buna benzer yoğunlukta çalışan. Bir de bunlar üniversite mezunu insanlar. Yani her yıl yaklaşık 1 milyon 500 bin kişinin girdiği sınavda ilk 100 bin içinde değerlendirilen insanlar. Yani kuvvetle muhtemel iyi eğitim alma şansı bulmuş insanlar. Yoğun bir şirkette çalışmak üzere iş bulduklarına göre hem biraz şansılar hem de biraz zeki ya da çalışkanlar. Veyahutta hepsi bir arada.

Peki bu insanlar burada, bu şekilde kapana kısılmışça sadece çalışarak hayatlarını sürdürülüyorsa dışarda kim var? Daha az eğitim alma şansı bulmuş, çoğunlukla hayatın içinde öğrenenler mi? Ya da sağdan soldan etkilenenler mi?

Eskiden Milli Bayramları nasıl kutlarlardı, benim yetişemediğim zamanlar… Bilmiyorum. Herhalde hep birlikte meydanlara toplanılırdı. Artık popülerliğini yitiriyor herhalde. TV Başında yapılan konuşmalar daha ilgi çekici oldu. Sabah kıyafetinzi değiştirmeden, oturarak herşeyi izleyebiliyorsunuz. Çekici hale gelmiyor değil, konusunda uzman ya da öyle yansıtılan birkaç kişi çıkıp ya bilgi veriyor size ya da sizi kolayca kandıracağını sanıyor. Hangi TV kanalını izlediğiniz de önemli bazıları 30 Ağustos’tan bahsetmezken bazıları övgüler yağdırıyor. Kimisi çıkıp ‘Zafer’i reddedmeye bile cüret edebiliyor. Bazısı da tartışma yapacağım diye iki tane adam/kadın oturtuyor. Biri o tarafını diğeri bu tarafını çekiştiriyor.

Yahu peki biz her sene 100 bin insanı neden üniversiteye alıp okutuyoruz? Evet, her birimiz okutuyor. Şöyle düşünün, en ucuz özel üniversitede lisans öğrenimi görmek yıllık 10 bin TL’den aşağı değildir. Bu da demek olur ki devlet üniversitelerine yılda 100 bin kişi alınsa ve 4 senelik öğrenim hayatını yaşayan yılda 500 bin kişi olduğunu düşünelim (ki çok daha fazladır) , 5 milyar TL öğrenclerin asgari ihtiyacı için harcanıyor demektir. Çok basit bir hesap ama bu rakamın bir kızmı  bizim devlete ödedediğimiz vergilerle sağlanıyor. Dolayısıyla bizi kendimiz okutuyoruz. Zaten devleti bizden, bizi de devletten ayrı düşünmek mümkün değil.

İyi güzel de biz üniversite okumuş insanlar, tek öğrendiğimiz şey işte oturup çalışmak, evde oturup TV izlemek ve internette vakit geçirmek mi? Biz böyle yaparsak, devletin siyasetini kim yapacak? Siyaset arenası sadece 550 kişilik değil. Hayır, kimseye kızmıyorum. Sadece kendimi eleştiriyorum. Çünkü eskiden konuşur, fikir paylaşırdım. Tartışır, bir şeyler öğrenirdim, bilgim eksik kalınca araştırırdım. Şimdi yapmıyorum, evet/Hayır tartışmalarına facebook üzerinden destek veriyorum. Durumu da oradan izliyorum. Sokakta ya da diğer bir deyişle insan içinde değilim. Çünkü çok çalışıyorum?

Nasıl oluyor da şirket sınırlarının dışındaki hayata doğrudan bir katkıda bulunmazken çok çalışıyor sayılabiliyorum? Bunu kendim mi uydurdum acaba?

Dipnot: Başbakan da çok yoğun? Kutlamalar sırasında Ankara’da değil. Rize’ye uçmuş…

fazla fazla Çalışma durumları..

Bu blogu ilk yazmaya başladığımda dedim ki fazla mesai yapmamak lazım fazlaca, çünki hayatımızdan çalıyor. Zamanı tutamıyoruz malum kaçıp gidiyor. Geri de getiremiyoruz. Kaçırdığımız fırsatlar yok olup gidiyor. Belki kaçırdığımızı fark edemiyoruz bile.

Sonra kendimi kandırmak için bir çaba içine girdim nedense. Dedim ki fizik kanunları var. Bir yerden kazanmak için başka bir yerden  kaybetmek normal. O halde zamandan kaybetmek pahasına çok çalışarak kendime inanılmaz deecede bilgi kazandırabilirim diye düşündüm. Hem de ilk başta düşündüğüm ve yazdığım konunun doğru olduğundan emin olarak kapıldım bu duyguya. Neyse düşüncemde kararlıydım ve çok da yanlış olmadığını gördüm zamanla.

Geçtiğimiz hafta Çarşamba sabah annemle konuşuyoruz evden çıkmadan, çok sıcak günler geçtiğinden bahsediyor. Bütün gün klimalı ortamdayım ben de. Dışarda havanın sıcak olduğunun farkındayım ama dayanılmazlığını kafama takacak durumda değilim. Sonra Fenerbahçe dedi annem. Evvelki haftasonu şehir dışındaydım ve döndüğüm akşam maçımız olduğunu biliyordum. Geçen seneye kadar ligi çok iyi takip ederdim ama Çarşamba annem bahsedene kadar maçın sonucuna bakmak aklımın ucundan bile geçmedi. Tabi çıktım gene işe gittim bu konuşmalardan sonra.

Ama bir iki gün içinde sorgulamaya başladım. Neler oluyor diye. Pek gazete okumuyorum :( haberleri de izlemiyorum. Kitap okumak bir yana dursun dergi bile okumuyorum. Tezim için yaz tatilini kullanmak adına uzatma aldım ama dokunmadım. Cumartesi günü kaldığım yerden devam etmeye niyetlendiğimde hiçbir şey hatırlamadığım için önce yazdıklarımı okumak ve hatırlamak zorunda kaldım. Pazar akşam kendime bir kahve yapıp balkona çıktığımda ağaçların yapraklarının kuruduğunu farkettim. Sanırım annemin sıcak günlerden kastettiği bu idi.

Peki neler oluyor bu durumda? Sanıım kendimi fena kandırdım. Kendimi kandırmak değil de çok çalışmak iyi birşey mi, kötü mü bilmiyorum. Aslında buna cevap vermek istemiyorum. Çünkü hala yapılacak çok iş var. Ama bir gerçeği, ki başta doğru görmüşüm, daha iyi anladım: Her konuda dengeli olmak lazım. Evet çok çalışınca kendime çok şey katabiliyorum, işe de öyle. Ama geçen zamanı ayırmadığım şeylerden de çokça kaybediyorum.

Yani arkadaşlarımla geçen gün buluşmadım diye önümüzdeki günlerde buluşabilirim. Ama eüer bu günler aylara dönüşürse bazı muhabbetleri kaçırırım. Ben yokken yapılan muhabbetleri de kaçırırım. Bu yaşta eğlenmezsem ileride ne yapılır bilmiyorum. Her yaşın güzelliği ve sorumlulukları var. Hangisine aşırı yüklenirseniz diğerinden kaybediyorsunuz işte. Ama bir yerden sonra kayıp döndürülemez olabiliyor. Ya da dönüşüm sürdürülebilir olmaktan çıkıyor.

Basit bir hesapla haftada 40 saat çalışan bir insanın 20 saat de sosyal hayatına ayırdığını uydursak. Şimdi eğer bu insancık 60 saatini çalışmaya ayırırsa (ki çok daha fazlasını yapabiliyor bu insanoğlu) kaybettiği 20 saati telafi etmek için muhtemelen bu 20 saati bir çırpıda önümüzdeki haftaya ekleyemeyecektir. Zaten olay matematik işlemi değil yaşantıdır. 20 saat boyunca geçen hafta arkadaşlarınızın oturduğu yere gdip otursanız da bir anlamı olmayacaktır. Ne diyorum ben? Saçmalıyorum :)

Saçmalamamak için dengeyi korumak lazım :)

Sonuç olarak 2-3 günlük sorgulamanın ardından arkadaşlarla geçirilen bir haftasonunun neşeli dönüşü 2 tepsi kurabiyeye dönüşebiliyor. Unutmadan, 2010 da ilk defa kurabiye yapıyorum (malzemelerin bir kısmını koymayı unuttuğum başarısız girişimi saymıyorum). İnanması güç ama 8. ay bitiyor.  Eskiden sık sık yaptığım, kurabiye olmasa başka şeyler yaptığım zamanlara bakınca benim için bile inanması güç. Umarım bisiklete binmek gibi hemen hatırlanan bir şeydir de yiyenlere yazık olmaz.

:)

o kadar da…

1 ay kadar olmadı, bir gün msn üzerinden konuşuyoruz, Gülin, “All work and no play makes Jake a dull boy!” dedi. Adım Jake değil ama bana ithafen söylendiği aşikar. Üzerime alındım ve ne durumda olduğumu fark etmeye çalıştım. Tahta kalemi ile aynaya, kravat bağlarken tam göz hizama gelecek şekilde iki satır halinde yazdım. Her sabah kalktığımda direk karşıma geldiğinden gün içinde defalarca hatırlamadan edemedim. Aklıma geldikçe de birşeyler yapmam gerektiği düşüncesi ile pek birşey yapmadan vakit geçirdim. Pek diyorum çünkü hiç değil. Askere giden arkadaşlarımı uğurlamak için onlarla buluştum mesela. Bu insanlardan kaçmadığımın kanıtı olarak gösterilebilir. Hala sosyal bir varlık olduğumu ispatlayablirim. Yusuf Amca’nın sergisine hem de açılışına gittim ki bu da hayli kalabalık bir ortamdı.

Çalışmak dışında birşeyler yaptığımı ispatlayacağımı düşünerek maç olduğu günler evde izlemek yerine Cenan’ın teklifi ile dışarıya da attım kendimi. Arkadaşlar kahve içmeye gidelim dediklerinde de geri çevirmedim. Ama farketmediğim halde hala sadece birşeyleri tüketmek üzere insanlarla buluşuyordum.

Nasıl farkettim derseniz, onu da ben yapmadım. Zorla kafama soktular diyebilirim. Aslında zor kullanmadılar, çok nazik bir soruydu ve çok samimi bir cevaptı: Dün (25 Nisan) Cenan ile caddede yürüyoruz. Sanırım maçtan sonrası oluyor. Cihan ile Pelin geçti yanımızdan. Son anda Cihan’ı farkettim ama geçmişlerdi artık derken, Pelin “Aaa Ergin!” dedi ve durduk birbirimize döndük. Ne haber, napıyorsun dediler, “ee, ii, hiiç…” gibi şeyler çıktı ağzımdan. Belki “iş, güç” bile demişimdir. Biraz lafladık. Sonra ne kadar bezmiş bir halde olduğumu farketmiş olacaklar ki Pelin birden “Ergin sen sıkıcı biri mi oldun?” diye soruyu patlattı. Bir an duraksadım. 10 santim kadar arkamdan Cenan “Eski Ergin değil” dediğinde çöktüm diyebilirim. Aman tanrım, yani herkes bunu fark ediyor.

İlk başlarda fazla mesaiye falan karşı bir insandım. Hatta kendi yazımda buna değinmiştim. Ama öyle keyif aldım ki son aylarda yaptığım çalışmadan, insanlara fayda sağlayacak bir projede gönüllü olarak çalışıyormuşcasına kendimi motive ederek çabaladım durdum. Bence çok güzel şeyler de ortaya çıkardık. Henüz kimse faydalanmadı ama faydalanabilecekleri çok güzel bir çıktı sağladık. Elbet çok yakında çok işe yarayacak.

Ama diğer yandan bakarsanız, üzerinden geçn 2 – 3 haftada hala normal çalışma tempomu yakalayamadım. Normal çalışmalar için kendimi motive edemez oldum. Hadi iş açısından toparlanırım diyelim, sosyal hayat açısından nasıl toparlanacağımı kestirmek güç. Çünkü “Bunca zamanda sosyal hayata ne artı katardım?” sorusunun cevabını tahmin etmek güç. Şöyle bir bakıyorum. Neredeyse hiç yazı yazmadım. Ve neredeyse hiç fotoğraf çekmedim. Ancak Gülin dedikten sonra ‘İsim Şehir‘e birkaç fotoğraf ekledim.

Eskiden daha da farklıydı tabi ki. Üniversitedeyken, 2-3 haftada bir şehir dışına trekking ya da fotoğraf gezisine giderdim. Üniversitenin son yıllarında kendimi sivil toplum kuruluşlarındaki projelere vermiştim. Daha henüz eski işimdeyken haftada 1; bazen 2 konsere giderdim. Yüksek lisans eğitimine başlayınca biraz yavaşladım tabi. Üzerine bir de fazla mesai yapmaya başlayınca ‘iş – ev – sosyal hayat’ üçgeni yerini ‘iş – ev’ düzlemine bıraktı. Yani kendi yazımın olumsuz örneğini kendim vermiş oldum.

Aslında hala güzel bir iş yaptığımız için seviniyorum. Ama bazı bedelleri olduğu açık. Şimdi tekrardan eğlenceli biri olmak için acaba ne kadar sosyal hayat mesaisi yapmam gerekecek.

Esas olan, ne zaman, eksikleri kapatmak için diğerlerine ayırdığımız zamandan çalmayı bırakacağımızı öğreneceğimiz.

Sevgiyle kalın ve
Bol bol eğlenmeniz gerektiğini sakın aklınızdan çıkarmayın :)

yumruk Yasak! yumurta Serbest!

Burda siyasi düşüncelerimi belirtir yazı yazmayayım diyordum ama bu kararda kendimle çeliştiğimi düşünmeye başladım. Sivil Toplum Kuruluşları’nda gönüllü olarak çalıştığım günlerde insanlara siyaset yapmanın sadece 4 ve 5 senede bir oy kullanarak gerçekleşmekten öte dolaylı yollardan siyasete etkiyecek fikirlerin üretilmesi, sivil kanallardan sesin duyurulması gerekliliği üzerinde konuşur dururdum. Fikir üretmeli, politika yapıcı adımlar atmalıydık. Sonra da kalabalığa anlatıp, destek alıp fikirleri hayata geçirmek için siyasilerin kararları üzerinde baskı kuramlıydık. Katılımcı demokrasiyi sağlamalıydık.

Sonra ne olduysa küstüm. Uğraşmamaya, ilgilenmemeye başladım. Şimdi de gene çok ayrıntısına girmeyeyim diyorum ama dayanamıyorum. Başlığa hiç değinmeyeceğim bile. Dün YÖK başkanının yeni yaptığı açıklamayı sabah haberlerine taşımışlar:

Üniversite sınavında bazı bölümler boş kalıyormuş da o bölümlere sınavsız öğrenci kabul edeceklermiş. Ne hikmetse bu boş kalan bölümler Fizik, Bilgisayar Mühendisliği vb. bölümlermiş. Spiker büyük bir heyecanla anlatıyor.

Yani hikaye şu mu acaba:
Sen yarın sınava gireceksin, Bilgisayar Mühendisliği eğitimini çok daha iyi veren bir Üniversite’ye giremeyeceksin. Sınavdan aldığın puan hiç sayılacak (eğer bir değeri var idiyse). Bir üniversitede eğitim göreceksin. Nitelikli bir öğrenim de görebilirsin tabi ama İstanbul’daki iki Teknik Üniversite’nin öğrencilerinin aldığı eğitimin farkı gözle görülürken, sınavla ve sınavsız girilen üniversite arasındaki farkı görmezden geleceksin.

Peki hikaye şöyle mi biter acaba:
Çok yüksek puanla üniversitede iyi bir eğitim gören öğrenci mezun olduğunda iş garantisine sahip olmazken, puansız üniversite girişi ile eğitimini tamamlayan bilgisayar mühendisi kendisine bu fırsatı tanıyan sevgili amcalarının belediye iştirakinde üstünde bilgisayarı bile olmayan güzel bir masayı mı kapar?

‘Fazla Mesai’nin çaldığı zaman

Normal bir insan günde 8 saat uyur, 8 saat mesai yapar; kalan 8 saatin 1′ini öğle arasında; 1′ini diğer öğünlerde, en az 2’sini de yolda geçirir. Dolayısı ile elinde en fazla 4 saat serbest süre kalır. Haftasonları çalışmadığını ve aynı süreyi uykuda geçirdiği varsayımından hareketle 56 satlik uyku ve 40 saatlik mesainin yanısıra 50 saati geçmeyecek özel zamanı olduğunu tatahmin ederiz bir kişinin.

Haftaiçine bir daha dikkat çekelim, 8 saat uykudan arda kalan 16 saatin 8 saatini mesaide geçiriyoruz. Öğle yemeği ve ofise gidiş/dönüş seyahatlerinin de iş arkadaşları ile yapıldığını farzetmesek bile günün en az yarısını işimizle ilgili konuların bilfiil içinde bulunarak geçiriyoruz. Bu da bizim için ne kadar büyük yer ve öneme sahip olduğunu gösteriyor. Ailemizden bile çok iş arkadaşlarımızla birlikteyiz. Oysa lise, üniversite yıllarından arkadaşlarımız, eşimiz, dostumuz da bizimle birlikte vait geçirmek için zaman kolluyorlar.

Bir birey olarak bir işletmedeki tüm işlerin üstesinden gelmeye kalkışsak altında boğulacağımız aşikar. Büyük bir pazar var ve işletmemiz bu pazarda yalnız değil. Rakip firmalardan tutun da tedarikçilere ve hatta müşterilere kadar uzanan yelpazede büyük bir çevrenin içindeyiz. Neyseki artık bütün şirketler ekip çalışması icra ediyorlar. En azından yeni işe alınacak adaylar için verdikleri ilanlarda ‘Takım çalışmasına uygun’ olma şartı arıyorlar. Demek ki içeride bir ekip çalışması var.

Peki ya içeride işler aksıyor ve birileri fazla mesai ile bu açığı kapatmya çalışıyorsa! Burada planlama ile ilgili bir sorun var demektir. Ya genel planlama doğru stratejiler üzerine kurulmamıştır ve tüm ekibin çalışması uzamıştır ya da bir birey bu plana direnç göstermiş; uyum sağlayamamış ve eksiklerini örtmek için fazla mesai ile çalışmalarını dengeliyordur. Yani ya planlar çalışanların kapasiteleri ile mesai süreleri örtüştürülerek yapılmamış – tahmin edilemeyen süreçler de iyi strateji kurgunamamasından kaynaklı – ya da çalışan kimse stratejiyi benimsemek yerine kendine göre bir yol çizmiş ve bunu uygulamaya çalışıyordur. Sonuçta fazla mesai ile yüzleşilmesi gerektiğinde kişinin özel zamanlarından çalınmaya başlanır.

Çalınan özel zamanın karşılığı işletmetler tarafından çoğunlukla karşılanır, hafta içi saatlik ücretin belli bir katı, haftasonu ve tatil günlerinde ise daha büyük bir katı çalışana sunulur. Çalışan da kısılan özel zamanını farklı yollarla telafi etmekte özgürdür, ister sosyal aktivitesinden kısar ister de aslında ihtiyacı olarak belirttiğimiz uykusundan kısar. Tabi bu varsayım hiç hasta olmadığı, belirli yasal zorunluluklarını yerine getirmek için mesai saatinde bir devlet kurumunda bulunmasını gerektirmediği vb. durumlar için geçerlidir.

Oysa işletmenin bir çalışanı olmak, içinde yaşadığımız çevrenin bir bireyi olmaktan farklı değildir. Kişi hem bir birey hem de bir çalışan olarak içinde bulunduğu işletmenin, pazardaki iç çevresini; işletmenin dışında olup en genel sınırı dünya olan dış çevreyi izleyebilmeli, üstünlüklerin ve zayıflıkların farkında olmalı, tehditleri ve fırsatları analiz edebilmelidir.

Hiç bir iş yoktur ki çevreden etkilenmesin. Çok basit bir örnek olarak bir mahalledeki apartmanların çöplerini toplayan kamyonu düşünelim. Toplama işinin de otomatik kollar ile yapıldığını kabul edelim. Geriye tek birey olarak şoför kalıyor. Her hafta geçtiği sokak, karşı istikametin lehine ‘Tek yön’ olarak ilan edilmişse, çalışan (veya amiri), koşulların uyguladığı kısıt ile kendine yeni bir plan yapmak zorunda kalacaktır.

Değinmek istediğim şu ki durum sadece işverenin dayatması değil, çalışanın da fazla mesaiye gönüllü olması durumudur. Yaptığımız işi sevmek, onun için bizden beklenenden fazlasını ortaya koymak değil tabi ki kastettiğim şey. Bahsettiğim şey aracın amaca dönüşmesi. Sürekli yapılan fazla mesai ile ihtiyaçlarımızdan ve sosyal çevremizden uzaklaşmamız.

O halde neden bahsettiğimi açıklayayım. Bunun için kendime (şahsım ve içinde bulunduğum toplumda gözlemlediğim insanlar adına) bazı sorular sorarak cevaplarını paylaşacağım:

Fazla Mesai nedir?

Tahmin edilene göre daha uzun süreceği belli olan çalışma zamanıdır. Bir işletme ya da bir birey, ortaya çıkması beklenen ürün için elindeki verileri kullanarak (deneyim, analiz vs.) bir tahminde bulunur. O tahmine ilişkin bir strateji belirler ve bir plan yapar. İdealden sapmalar olması çok büyük bir ihtimal taşısa da öngörüler sayesinde sürece ara müdaheleler yapılabilir ve asgari uzama için çaba gösterilebilir. Sürecin sonuna gelindiğinde ulaşılmak istenen nokta ile ulaşılan nokta arasındaki fark insan kaynağını ya da hamadde kaynağını gösteriyor olabilir. İnsan kaynağının planlanandan fazla kullanılmış olması ya proje başında belirlenenden daha fazla çalışanın sürece dahil olduğunu veya belli sayıdaki çalışanın fazla mesai yaptığını gösterir.

Fazla mesai neyi ortaya çıkarıyor?

Aslında projeyi kurtaran ‘fazla mesai’ işletmeyi tam anlamıyla kurtarmış değil. Beklenilen ürünün ortaya çıkmasını sağladıysa da stratejilerin de doğru olmadığını ya da içinde bulunulan platformda kullanılmak üzere uygun olmadığını gösteriyor.

Fazla mesai neyi kullanıyor?

Strateji konusunda ortaya çıkardığı bulguların yanı sıra, hem çalışanın özel zamanını harcıyor hem de işletmenin çalışan üzerindeki birim maliyetini yükseltiyor.

Çalışanın ortamdan haberdar olmak, kişisel gelişimini sürdürmek, çevresi ile etkileşime geçmek, yakınları ile sosyal ilişkilerde bulunmak veya daha da kapsamlı pencereden bakarsak toplumun bir bireyi olmak için harcayacağı zamanın bir maddi karşılığı olmamalı. Düşünün ki size günde 2 saat ve haftasonları 4′er saat fazla mesai yapmanızı ve karşılığında 2 kat maaş almanızı teklif ettiler.

Dolayısı ile elinize büyük miktarda nakit geçecek. Ancak siz normal mesaide bile yeterince yoruluyorsunuz. Şimdi uzun süren mesai saatleri nedeniyle daha fazla yorulacak, her geçen günden sonra bir sonraki güne hazırlanırken daha az dinleneceksiniz. Bunun sonucunda üretkenliğini düşecek, işletmenin etkililiği var olmaya devam ederken sizden verim alamamaya başlayacak sonucunda hem performansınız körelecek hem de gözden düşeceksiniz.

Aynı çemberin içinde kısılıp kalacaksınız, kendinizi geliştirmek için daha büyük maddi kanağa sahipken imkanlarınız yavaş yavaş ortadan kalkacak. Eskiden 5 günde bir kitabı bitirdiğinizi düşünelim. İki kat çalıştığınız için süre otomatikman 10 güne çıkacak. Bir de yorgunluğunuzu eklersek bu sayı daha da artacak. Daha fazla paranızın olması bilginin size daha rahat aktarılmasını sağlamayacak.

Arkadaşlarınız buluşup sosyal faaliyetlerde bulunurken, siz onlara uzaktan sevgilerinizi ileteceksiniz. Aralarındaki muhabbeti unutup, gelişmelerden bir haber yaşayacaksınız. İş – ev – iş döngüsüne girerseniz tek zevk aldığınız şey eşiniz ve çocuğunuzla birlikte geçirdiğiniz vakit olacak.

Bir süre sonra işler sıkıntıya girecek. Ne kadar çabalarsanız çabalayın, planlara uyamayacaksınız, yorgunluktan aksayacaksınız. Ama üzerinize aldığınız yükü teslim etme çabasıyla daha fazla çalışacaksınız. Planlanan fazla süreyi de aşarak çalışacaksınız. Bu sefer de özel zamanlarınız bittiği için kişisel ihtiyaçlarınızdan çalmaya başlayacaksınız. Eve gittiğinizde çocuğunuzla daha fazla vakit geçirmek uğruna kitabınızı da açmayacaksınız. Yeri geldiğinde uyumayacaksınız da.

İki haftalık tatile gidip gelmeniz hiçbir şeye fayda etmeyecek. Geldiğiniz andan itibaren bir yoğunluğun içinde bulacaksınız kendinizi ve dinlenmişlik hali 2 gün geçmeden kaybolacak.

Görüldüğü üzere bu tek taraflı bir çıkarım değil! İşveren teklif etti veya siz gönüllü oldunuz. Ve fazla mesai çaldı.

Fazla mesai neyi çaldı?

Zamanı çaldı. Ama zamana kimse sahip değil. Biz insanlar onu kullanıyoruz. Ama biz kullansak da kullanmasak da o akıyor. Üretim bandını düşünün, önümüze gelen ürünü işleriz, ama biz işlemesek de bant döner. Ve çıktı potasındaki ürünlere bakarsak zamanı ne kadar etkin kullandığımızı görürüz.

Fazla mesai kimden çalıyor?

Birincil olarak bireyden çalıyor. Artık kendimize bilgi katacak aktivitelerde bulunmuyoruz.

İşletmenin de vaktini çaldı çünkü verimli üretmiyoruz. Ayrıca maddi kaynağını da çaldı, ne yaparsak yapalım bitmiyor ama işletme bize ödemede bulunuyor.

Arkadaşlarımızdan ve sevdiklerimizden, bizimle birlikte geçirdikleri zamanı çalıyor.

İhtiyacı olanlardan, kar amacı gütmeyen kuruluşlarda gönüllü olarak çalışamadığımız zamanı çalıyor.

Bu durumdan kim(ler) etkileniyor?

Gene birinci kademede birey etkileniyor. Ancak bu etkinin içinde kaybolduğundan, buradan çıkması gerektiğini anlayamayacak bir konuma geliyor.

Önce yakın, sonra uzak çevre etkileniyor.

İşletmenin iç çevresi ve dış çevresi etkleniyor.

Eğer toplumun bir bireyiysek herkes doğrudan ve dolaylı olarak etkileniyor.

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes