İstanbul! Seni çok özledim

Taşını toprağını da havanı suyunu da…

Eskiden ne güzel konserlere giderdim, hatta haftada iki kere bile giderdim. Gitmediğim akşamlar arkadaşlarımla buluşue, sokaklarında gezer, kafelerinde otururdum.

Aktivitelere katılır insanlarla tanışırdım. Farklı özelliklere sahip birçok insanla bir araya gelirdik. Her biriyle farklı güzellikler paylaşırdık.

Bisikletime atlar sokaklarında dolanırdım, sahilde oturup ayaklarımı denize doğru sarkıttığımda yosunu koklar, martıları ve vapuru izlerdim. Tekrar ara sokaklara döndüğümde eski evlere bakar yaşanmışları hayal ederdim. Bir otopark gördüğümde arabaları süzer, trafiği aklıma getirirdim.

Welcome to traffic

Otobüse bindiğimde insanları süzerdim. Acaba onca insan nereden gelip; nereye gidiyordu. Bugün ne yaptılar, yüzlerini asan şey neydi, neye gülüyorlardı…

Fotoğraf çekiyordum en acısı. Canım bir şeye sıkıldığında, kafam bozulduğunda elime makinemi alıp kendimi sokağa atıyordum. Bazen güzel kareler çıktığı da oluyordu ama her halükarda kendime terapi uyguluyordum. Hele bir yağmur yağsın ki, durduğunda ışık bulutlardan yansıyacak diye deli oluyordum. Kendimi sokağa atıp seni, boğazını, vapurlarını ve insanlarını resimliyordum gizli gizli.

İki yağmur arasında

Bahçeler sulandıkça toprak kokusu kaplardı etrafı. Bahçelerin sulandığı saatlerde dışarıda olurdum. Yürürken arkadaşlarıma raslardım. Öyle uzun süredir görmediğim arkadaşlarım değil, geçen gün gördüklerime. Ben ayrıldıktan sonra ne yaptıklarını sorardım. Neredeyse herkese de ayrı vakit ayırırdım, uzun süredir görmediğim arkadaşlarımın sayısı düşüktü.

Hangimiz diğierimizi terk etti? Bir zamanların vazgeçilmeziydin benim için.. bizi kim ayırdı? Neden artık hiç görüşemiyoruz?

İstanbul 101

Bitirme Projesi  :  3. Köprü

Kullanılacak Araç :  Google Maps (50 puan)

Yer imleri :   Garipçe, Poyrazköy (20şer puan)

Grafik :   Süslemeler (10 puan)

Bonus :  Yol bağlantıları (10 puan)

o kadar da…

1 ay kadar olmadı, bir gün msn üzerinden konuşuyoruz, Gülin, “All work and no play makes Jake a dull boy!” dedi. Adım Jake değil ama bana ithafen söylendiği aşikar. Üzerime alındım ve ne durumda olduğumu fark etmeye çalıştım. Tahta kalemi ile aynaya, kravat bağlarken tam göz hizama gelecek şekilde iki satır halinde yazdım. Her sabah kalktığımda direk karşıma geldiğinden gün içinde defalarca hatırlamadan edemedim. Aklıma geldikçe de birşeyler yapmam gerektiği düşüncesi ile pek birşey yapmadan vakit geçirdim. Pek diyorum çünkü hiç değil. Askere giden arkadaşlarımı uğurlamak için onlarla buluştum mesela. Bu insanlardan kaçmadığımın kanıtı olarak gösterilebilir. Hala sosyal bir varlık olduğumu ispatlayablirim. Yusuf Amca’nın sergisine hem de açılışına gittim ki bu da hayli kalabalık bir ortamdı.

Çalışmak dışında birşeyler yaptığımı ispatlayacağımı düşünerek maç olduğu günler evde izlemek yerine Cenan’ın teklifi ile dışarıya da attım kendimi. Arkadaşlar kahve içmeye gidelim dediklerinde de geri çevirmedim. Ama farketmediğim halde hala sadece birşeyleri tüketmek üzere insanlarla buluşuyordum.

Nasıl farkettim derseniz, onu da ben yapmadım. Zorla kafama soktular diyebilirim. Aslında zor kullanmadılar, çok nazik bir soruydu ve çok samimi bir cevaptı: Dün (25 Nisan) Cenan ile caddede yürüyoruz. Sanırım maçtan sonrası oluyor. Cihan ile Pelin geçti yanımızdan. Son anda Cihan’ı farkettim ama geçmişlerdi artık derken, Pelin “Aaa Ergin!” dedi ve durduk birbirimize döndük. Ne haber, napıyorsun dediler, “ee, ii, hiiç…” gibi şeyler çıktı ağzımdan. Belki “iş, güç” bile demişimdir. Biraz lafladık. Sonra ne kadar bezmiş bir halde olduğumu farketmiş olacaklar ki Pelin birden “Ergin sen sıkıcı biri mi oldun?” diye soruyu patlattı. Bir an duraksadım. 10 santim kadar arkamdan Cenan “Eski Ergin değil” dediğinde çöktüm diyebilirim. Aman tanrım, yani herkes bunu fark ediyor.

İlk başlarda fazla mesaiye falan karşı bir insandım. Hatta kendi yazımda buna değinmiştim. Ama öyle keyif aldım ki son aylarda yaptığım çalışmadan, insanlara fayda sağlayacak bir projede gönüllü olarak çalışıyormuşcasına kendimi motive ederek çabaladım durdum. Bence çok güzel şeyler de ortaya çıkardık. Henüz kimse faydalanmadı ama faydalanabilecekleri çok güzel bir çıktı sağladık. Elbet çok yakında çok işe yarayacak.

Ama diğer yandan bakarsanız, üzerinden geçn 2 – 3 haftada hala normal çalışma tempomu yakalayamadım. Normal çalışmalar için kendimi motive edemez oldum. Hadi iş açısından toparlanırım diyelim, sosyal hayat açısından nasıl toparlanacağımı kestirmek güç. Çünkü “Bunca zamanda sosyal hayata ne artı katardım?” sorusunun cevabını tahmin etmek güç. Şöyle bir bakıyorum. Neredeyse hiç yazı yazmadım. Ve neredeyse hiç fotoğraf çekmedim. Ancak Gülin dedikten sonra ‘İsim Şehir‘e birkaç fotoğraf ekledim.

Eskiden daha da farklıydı tabi ki. Üniversitedeyken, 2-3 haftada bir şehir dışına trekking ya da fotoğraf gezisine giderdim. Üniversitenin son yıllarında kendimi sivil toplum kuruluşlarındaki projelere vermiştim. Daha henüz eski işimdeyken haftada 1; bazen 2 konsere giderdim. Yüksek lisans eğitimine başlayınca biraz yavaşladım tabi. Üzerine bir de fazla mesai yapmaya başlayınca ‘iş – ev – sosyal hayat’ üçgeni yerini ‘iş – ev’ düzlemine bıraktı. Yani kendi yazımın olumsuz örneğini kendim vermiş oldum.

Aslında hala güzel bir iş yaptığımız için seviniyorum. Ama bazı bedelleri olduğu açık. Şimdi tekrardan eğlenceli biri olmak için acaba ne kadar sosyal hayat mesaisi yapmam gerekecek.

Esas olan, ne zaman, eksikleri kapatmak için diğerlerine ayırdığımız zamandan çalmayı bırakacağımızı öğreneceğimiz.

Sevgiyle kalın ve
Bol bol eğlenmeniz gerektiğini sakın aklınızdan çıkarmayın :)

çıldırmış olabilir miyim? yok canım…

Bugün 4′te bir seminer vardı plazada. Ben de patrondan izin alarak işten çıktım. Dakka bir gol bir, iş merkezine çağırdığım taksi (Ünalan’dan) Acıbadem Metrobüs durağına gitmek istediğimi duyunca çok bozuldu. Agrasif bir sürüş sergiledi, durağın iki girişini de geçtikten sonra rica ettim de beni indirdi. Zaten şimdiye kadar sadece bir taksici amcadan duydum şunu: “Kısa mesafe daha çok seviyorum ben, açılış parası alıyorum her seferinde.”

Metrobüse çok laf ettim ama iyi bir şey, hemen geçiyorsunuz karşıya. Çok laf ettim de yolda kalan metrobüsleri artık hiçbir gazete yazmıyor diye çalıştırmıyorlar. Heba olan vergilerimize kızdım ondan laf ettim. Metrobüsü kullanan avrupalılar da var. Ama onlar otoyolun ortasından değil kenarlarından geçiriyorlar, güvenlik açısından. Bizimkiler onu da yapmadı, ben ona da kızdım.

Saat 15:30 iken Zincirlikuyu’ya varmıştım. Yağmur yağmıyor, hava hafif serin ama öğle vakti dışarıda olmanın (hafta içi) keyfini çıkarmayalı uzun süre olmuştu. Levent’e doğru yürüyüşe geçtim. Sakin bir tempoda önümdekini hiç geçmeden bir müddet yürüdüm, sonra kendimi kaptırmış olacağım ki hızlanıp geçtim onu. Binalara bakına bakına yürüdüm. A blok olduğunu tahmin ettiğim en büyük bina D blokmuş. Ön kapıdan girmek istediğimden yolu dolanmam gerekti, arkadaşla kahve içecek zaman kalmayınca konferans salonuna yöneldim.

16:15 gibi Alphan Manas sunumuna başladı. Kendisini ‘fütürisst’ diye tanımlıyor. Aynı anda birçok düşünce, fikir ve işi kafasında yaşayan yoğun biri izlenimini verdi bana. Dahice fikirleri ve hayatı kolaylaştıran buluşları var (OGS, Deniz Taksi, vb.). Öyle sanıyorum ki merakı ve araştırmacı kişiliğinin yanısıra mühendislik kökenli bir kişi olmalı. Değindiği konular da ilgi alanımda olduğundan, hızlı konuşmasına aldırış etmedim. Dinledim, notlar aldım. Ama etrafımdaki ‘bankacı’ arkadaşlarım bu kadar şanslı değildi sanki. Komik olaylar hariç bazı slaytları kavramaya fırsat bulamadan hızlı hızlı geçtik. Ama Alphan Bey’in blogunda birkaç saat geçiren biri eminim onu çok iyi anlayacaktır.

Sunum 6′ya doğru bitince arkadaşla kahvemi içtim, biraz lafladık. Ablamla da daha önceden haberleşmiştik, arkadaştan ayrılınca Kanyon’da gezecektim sonra beraber dönecektik. Ben de aynen o yolu izledim ve Kanyon’a gittim. Hazır karşıya geçmişken biraz dolaşayım istedim. Bir kısım koridorları camla örtseler de açık/temiz havalı, serin bir yer olması hoşuma gidiyor. Önce D&R, sonra yemek katında oturan insanları seyrederek diğer tarafın merdivenlerine ulaşma; en alt kata inip havuzun yanınından bir tur ve Remzi Kitapevi, ardından Starbucks’da aradığım bardak var mı diye bakma. Paşabahçe’de karaflara bakıp, Makro’da aradığım acıbadem var mı acaba diye göz gezdirme… Arada insanları da süzüyorum tabi. Her daim kendimi Maslak’tan kampüsten çıkmış, eve dönmeden otobüsten inip bir dolaşıyormuş gibi hissettiğimden şık şık insanlara bakıyorum sürekli. Makyajlar yapılmış, jöleler sürülmüş, ütülü pantolonlar, parlak ayakkabılar, şık elbise ve etekler, topuklar, vs. Sanki benim üzerimde ütülü pantolon, gömlek, kravat ve pardesü yok. Kafamı eğdiğimde ilk gördüğüm renkli atkım beni bu dünyadan kurtarıyor sanırım.

Bayağı bir zaman geçti, ablam toplantıdan çıkınca arayacaktı ama ses yok. En üst kata tekrar çıkıp spor mağazasını dolaştım. Tam da çıkıyordum ordan ablam aradı. Meğer toplantıda kafası karışmış çok, unutmuş beni köprüdeymiş. Ben de zaten dolaşacak yer bırakmadım, bari çıkayım dedim, attım kendimi caddeye. Trafik de yoğun, tekrar Zincirlikuyu’ya doğru yürümeye koyuldum. Evet, o koca cadde arabalarla dolu, tampon tampona ilerliyorlar, aradan bir minibüs fırlayıp gaza basıyor, 10m sonra yolcusunu indirmek için aniden frenliyor. Ben kaldırımdan insanların koşuşturmasını izleyerek devam ediyorum. Karmaşayı özlemişim sanırım, akşam işten çıkmış stres dolu insanların koşuşturmasını izlemeyi; arabadan kafasını çıkarıp, yeşil yandığı halde yavaş hareket eden sürücüye bağıran amcayı; düt dütlerin sesini. Plazaya yürüdüğüm sıradaki sakinliğimi bırakıp, yaya geçidi olmaksızın yol atladığımı farkediyorum. Daha az önce Zincirlikuyu Mezarlığı’nın orada yaya geçidinden geçmeye çalışırken dakikalarca bekledim. Yaya gördüğü için hızlananlar var, sanki yollarını çalıyorum.

Rahmetli Tatlı’nın hala bitmeyen kulelerini de geçince üst geçide çıkıyorum. En sevdiğim üst geçitti burası bir zamanlar. Trafik olduğunda (hele de fotoğraf makinem yanımdaysa) oraya çıkar izlerdim yolu, her an bir kaza görecekmişim gibi. Ama “Welcome to traffic” fotoğrafını çektiğim yerden bakınca şu anda metrobüslerin manevra köprüsü gözüküyor. Üst geçidin diğar ayağından, metrobüsün Avcılar girişinin olduğu tarafa iniyorum, Söğütlüçeşme girişine yöneldiğim sırada viyadük üzerinden geçtiği süre boyunca korna çalan taksiyi de özlemişim sanki. Çıldırmış olabilir miyim diye düşünürken aklıma evden çıkarken aldığım kulaklıklarım geldi.

Az sonra otobüse bineceğime göre tıkış tepiş yolculuktan kendimi soyutlayacak kulaklıklarımı takma zamanı. Turnikeleri geçtim, müziğimi açtım. Rasgele üçüncü otobüse bindim. Bu arada bir süre gelmedi bu üçüncü otobüs. Merakla yola bakan insanları ben merakla izledim. Otobüs bayağı kalabalıktı. O kalabalıkta pişmeyi, zırt pırt ayakkabıma basanları, üst basamkatan ayağıyla çarpıp pantolonumu iz yapanları hiç özlememişim. Hemen aklıma otobüslere koyacakları sivil polis geldi. Yahu hınca hınç dolu otobüste polis olsa ne olur. Adam ordan çıkana kadar…geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye. (Bu aralar Niğde’ye dağa giden varsa bana bir şişe gazoz getirsin : )

Altunizade’den sonra otobüs biraz boşaldı. L şeklindeki arka koltukta oturan güzel kız yana kaydı koltuk boşaldı. Bir ağabey vardı, yanına kayacak oldu. Ben de kaysın da bir tarafa ben de oturayım diye bekliyorum. Sonra bana baktı, kıza baktı, bana baktı, kaymaktan vazgeçti. Ben oturdum kızın yanına. Ama kollarını kavuşturmuş somurtkan şekilde oturuyordu. Ben de Kings of Leon açtığımı sanarak Gipsy Kings dinlediğimi farkedip değiştirdim ve Regina Spektor’a geçtim. Otobüsü unutup müziğimi dinlerken yolu izlemeye koyuldum. E-5 e ulaştığımızda ağabey, ‘hadi bana eyvallah’ dercesine kalktı, kıza şöyle bir baktı (ama yüz bulamadı), gülümsedi indi otobüsten.

Son durak olunca hepimiz boşalttık meydanı, oradan tren durağına yolculuk. Geç kalan treni beklerken terlemiş vücuda soğuk vuruyormuş, unutmuşum. Daha neler neler unutmuşum. Yürümeye başlayıp bir de düşünmeye başladım. İşe gidip geliyoruz, hayatımız iş olmuş. Sadece bir sebepten ilişkide olduğumuz insanlar var mış bu dünyada gibi yaşıyoruz. Başka kişi ve olaylara ihtimal vermeden, onları düşünmeden yaşar olmuşuz.

Tren geldi, ben de eve vardım da çok özlediğim, bloguma yazı ekleme fırsatını yakaladım. Yorulmuş ayaklarımı uzatmayı özlemişim. İnternette takılırken biramı yudumlamayı da özlemişim diyeceğim ama bunu eskiden yaptığımı pek hatırlamıyorum. Sanırım dün kazandım bu özelliği :)

‘Fazla Mesai’nin çaldığı zaman

Normal bir insan günde 8 saat uyur, 8 saat mesai yapar; kalan 8 saatin 1′ini öğle arasında; 1′ini diğer öğünlerde, en az 2’sini de yolda geçirir. Dolayısı ile elinde en fazla 4 saat serbest süre kalır. Haftasonları çalışmadığını ve aynı süreyi uykuda geçirdiği varsayımından hareketle 56 satlik uyku ve 40 saatlik mesainin yanısıra 50 saati geçmeyecek özel zamanı olduğunu tatahmin ederiz bir kişinin.

Haftaiçine bir daha dikkat çekelim, 8 saat uykudan arda kalan 16 saatin 8 saatini mesaide geçiriyoruz. Öğle yemeği ve ofise gidiş/dönüş seyahatlerinin de iş arkadaşları ile yapıldığını farzetmesek bile günün en az yarısını işimizle ilgili konuların bilfiil içinde bulunarak geçiriyoruz. Bu da bizim için ne kadar büyük yer ve öneme sahip olduğunu gösteriyor. Ailemizden bile çok iş arkadaşlarımızla birlikteyiz. Oysa lise, üniversite yıllarından arkadaşlarımız, eşimiz, dostumuz da bizimle birlikte vait geçirmek için zaman kolluyorlar.

Bir birey olarak bir işletmedeki tüm işlerin üstesinden gelmeye kalkışsak altında boğulacağımız aşikar. Büyük bir pazar var ve işletmemiz bu pazarda yalnız değil. Rakip firmalardan tutun da tedarikçilere ve hatta müşterilere kadar uzanan yelpazede büyük bir çevrenin içindeyiz. Neyseki artık bütün şirketler ekip çalışması icra ediyorlar. En azından yeni işe alınacak adaylar için verdikleri ilanlarda ‘Takım çalışmasına uygun’ olma şartı arıyorlar. Demek ki içeride bir ekip çalışması var.

Peki ya içeride işler aksıyor ve birileri fazla mesai ile bu açığı kapatmya çalışıyorsa! Burada planlama ile ilgili bir sorun var demektir. Ya genel planlama doğru stratejiler üzerine kurulmamıştır ve tüm ekibin çalışması uzamıştır ya da bir birey bu plana direnç göstermiş; uyum sağlayamamış ve eksiklerini örtmek için fazla mesai ile çalışmalarını dengeliyordur. Yani ya planlar çalışanların kapasiteleri ile mesai süreleri örtüştürülerek yapılmamış – tahmin edilemeyen süreçler de iyi strateji kurgunamamasından kaynaklı – ya da çalışan kimse stratejiyi benimsemek yerine kendine göre bir yol çizmiş ve bunu uygulamaya çalışıyordur. Sonuçta fazla mesai ile yüzleşilmesi gerektiğinde kişinin özel zamanlarından çalınmaya başlanır.

Çalınan özel zamanın karşılığı işletmetler tarafından çoğunlukla karşılanır, hafta içi saatlik ücretin belli bir katı, haftasonu ve tatil günlerinde ise daha büyük bir katı çalışana sunulur. Çalışan da kısılan özel zamanını farklı yollarla telafi etmekte özgürdür, ister sosyal aktivitesinden kısar ister de aslında ihtiyacı olarak belirttiğimiz uykusundan kısar. Tabi bu varsayım hiç hasta olmadığı, belirli yasal zorunluluklarını yerine getirmek için mesai saatinde bir devlet kurumunda bulunmasını gerektirmediği vb. durumlar için geçerlidir.

Oysa işletmenin bir çalışanı olmak, içinde yaşadığımız çevrenin bir bireyi olmaktan farklı değildir. Kişi hem bir birey hem de bir çalışan olarak içinde bulunduğu işletmenin, pazardaki iç çevresini; işletmenin dışında olup en genel sınırı dünya olan dış çevreyi izleyebilmeli, üstünlüklerin ve zayıflıkların farkında olmalı, tehditleri ve fırsatları analiz edebilmelidir.

Hiç bir iş yoktur ki çevreden etkilenmesin. Çok basit bir örnek olarak bir mahalledeki apartmanların çöplerini toplayan kamyonu düşünelim. Toplama işinin de otomatik kollar ile yapıldığını kabul edelim. Geriye tek birey olarak şoför kalıyor. Her hafta geçtiği sokak, karşı istikametin lehine ‘Tek yön’ olarak ilan edilmişse, çalışan (veya amiri), koşulların uyguladığı kısıt ile kendine yeni bir plan yapmak zorunda kalacaktır.

Değinmek istediğim şu ki durum sadece işverenin dayatması değil, çalışanın da fazla mesaiye gönüllü olması durumudur. Yaptığımız işi sevmek, onun için bizden beklenenden fazlasını ortaya koymak değil tabi ki kastettiğim şey. Bahsettiğim şey aracın amaca dönüşmesi. Sürekli yapılan fazla mesai ile ihtiyaçlarımızdan ve sosyal çevremizden uzaklaşmamız.

O halde neden bahsettiğimi açıklayayım. Bunun için kendime (şahsım ve içinde bulunduğum toplumda gözlemlediğim insanlar adına) bazı sorular sorarak cevaplarını paylaşacağım:

Fazla Mesai nedir?

Tahmin edilene göre daha uzun süreceği belli olan çalışma zamanıdır. Bir işletme ya da bir birey, ortaya çıkması beklenen ürün için elindeki verileri kullanarak (deneyim, analiz vs.) bir tahminde bulunur. O tahmine ilişkin bir strateji belirler ve bir plan yapar. İdealden sapmalar olması çok büyük bir ihtimal taşısa da öngörüler sayesinde sürece ara müdaheleler yapılabilir ve asgari uzama için çaba gösterilebilir. Sürecin sonuna gelindiğinde ulaşılmak istenen nokta ile ulaşılan nokta arasındaki fark insan kaynağını ya da hamadde kaynağını gösteriyor olabilir. İnsan kaynağının planlanandan fazla kullanılmış olması ya proje başında belirlenenden daha fazla çalışanın sürece dahil olduğunu veya belli sayıdaki çalışanın fazla mesai yaptığını gösterir.

Fazla mesai neyi ortaya çıkarıyor?

Aslında projeyi kurtaran ‘fazla mesai’ işletmeyi tam anlamıyla kurtarmış değil. Beklenilen ürünün ortaya çıkmasını sağladıysa da stratejilerin de doğru olmadığını ya da içinde bulunulan platformda kullanılmak üzere uygun olmadığını gösteriyor.

Fazla mesai neyi kullanıyor?

Strateji konusunda ortaya çıkardığı bulguların yanı sıra, hem çalışanın özel zamanını harcıyor hem de işletmenin çalışan üzerindeki birim maliyetini yükseltiyor.

Çalışanın ortamdan haberdar olmak, kişisel gelişimini sürdürmek, çevresi ile etkileşime geçmek, yakınları ile sosyal ilişkilerde bulunmak veya daha da kapsamlı pencereden bakarsak toplumun bir bireyi olmak için harcayacağı zamanın bir maddi karşılığı olmamalı. Düşünün ki size günde 2 saat ve haftasonları 4′er saat fazla mesai yapmanızı ve karşılığında 2 kat maaş almanızı teklif ettiler.

Dolayısı ile elinize büyük miktarda nakit geçecek. Ancak siz normal mesaide bile yeterince yoruluyorsunuz. Şimdi uzun süren mesai saatleri nedeniyle daha fazla yorulacak, her geçen günden sonra bir sonraki güne hazırlanırken daha az dinleneceksiniz. Bunun sonucunda üretkenliğini düşecek, işletmenin etkililiği var olmaya devam ederken sizden verim alamamaya başlayacak sonucunda hem performansınız körelecek hem de gözden düşeceksiniz.

Aynı çemberin içinde kısılıp kalacaksınız, kendinizi geliştirmek için daha büyük maddi kanağa sahipken imkanlarınız yavaş yavaş ortadan kalkacak. Eskiden 5 günde bir kitabı bitirdiğinizi düşünelim. İki kat çalıştığınız için süre otomatikman 10 güne çıkacak. Bir de yorgunluğunuzu eklersek bu sayı daha da artacak. Daha fazla paranızın olması bilginin size daha rahat aktarılmasını sağlamayacak.

Arkadaşlarınız buluşup sosyal faaliyetlerde bulunurken, siz onlara uzaktan sevgilerinizi ileteceksiniz. Aralarındaki muhabbeti unutup, gelişmelerden bir haber yaşayacaksınız. İş – ev – iş döngüsüne girerseniz tek zevk aldığınız şey eşiniz ve çocuğunuzla birlikte geçirdiğiniz vakit olacak.

Bir süre sonra işler sıkıntıya girecek. Ne kadar çabalarsanız çabalayın, planlara uyamayacaksınız, yorgunluktan aksayacaksınız. Ama üzerinize aldığınız yükü teslim etme çabasıyla daha fazla çalışacaksınız. Planlanan fazla süreyi de aşarak çalışacaksınız. Bu sefer de özel zamanlarınız bittiği için kişisel ihtiyaçlarınızdan çalmaya başlayacaksınız. Eve gittiğinizde çocuğunuzla daha fazla vakit geçirmek uğruna kitabınızı da açmayacaksınız. Yeri geldiğinde uyumayacaksınız da.

İki haftalık tatile gidip gelmeniz hiçbir şeye fayda etmeyecek. Geldiğiniz andan itibaren bir yoğunluğun içinde bulacaksınız kendinizi ve dinlenmişlik hali 2 gün geçmeden kaybolacak.

Görüldüğü üzere bu tek taraflı bir çıkarım değil! İşveren teklif etti veya siz gönüllü oldunuz. Ve fazla mesai çaldı.

Fazla mesai neyi çaldı?

Zamanı çaldı. Ama zamana kimse sahip değil. Biz insanlar onu kullanıyoruz. Ama biz kullansak da kullanmasak da o akıyor. Üretim bandını düşünün, önümüze gelen ürünü işleriz, ama biz işlemesek de bant döner. Ve çıktı potasındaki ürünlere bakarsak zamanı ne kadar etkin kullandığımızı görürüz.

Fazla mesai kimden çalıyor?

Birincil olarak bireyden çalıyor. Artık kendimize bilgi katacak aktivitelerde bulunmuyoruz.

İşletmenin de vaktini çaldı çünkü verimli üretmiyoruz. Ayrıca maddi kaynağını da çaldı, ne yaparsak yapalım bitmiyor ama işletme bize ödemede bulunuyor.

Arkadaşlarımızdan ve sevdiklerimizden, bizimle birlikte geçirdikleri zamanı çalıyor.

İhtiyacı olanlardan, kar amacı gütmeyen kuruluşlarda gönüllü olarak çalışamadığımız zamanı çalıyor.

Bu durumdan kim(ler) etkileniyor?

Gene birinci kademede birey etkileniyor. Ancak bu etkinin içinde kaybolduğundan, buradan çıkması gerektiğini anlayamayacak bir konuma geliyor.

Önce yakın, sonra uzak çevre etkileniyor.

İşletmenin iç çevresi ve dış çevresi etkleniyor.

Eğer toplumun bir bireyiysek herkes doğrudan ve dolaylı olarak etkileniyor.

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes