‘Fazla Mesai’nin çaldığı zaman

Normal bir insan günde 8 saat uyur, 8 saat mesai yapar; kalan 8 saatin 1′ini öğle arasında; 1′ini diğer öğünlerde, en az 2’sini de yolda geçirir. Dolayısı ile elinde en fazla 4 saat serbest süre kalır. Haftasonları çalışmadığını ve aynı süreyi uykuda geçirdiği varsayımından hareketle 56 satlik uyku ve 40 saatlik mesainin yanısıra 50 saati geçmeyecek özel zamanı olduğunu tatahmin ederiz bir kişinin.

Haftaiçine bir daha dikkat çekelim, 8 saat uykudan arda kalan 16 saatin 8 saatini mesaide geçiriyoruz. Öğle yemeği ve ofise gidiş/dönüş seyahatlerinin de iş arkadaşları ile yapıldığını farzetmesek bile günün en az yarısını işimizle ilgili konuların bilfiil içinde bulunarak geçiriyoruz. Bu da bizim için ne kadar büyük yer ve öneme sahip olduğunu gösteriyor. Ailemizden bile çok iş arkadaşlarımızla birlikteyiz. Oysa lise, üniversite yıllarından arkadaşlarımız, eşimiz, dostumuz da bizimle birlikte vait geçirmek için zaman kolluyorlar.

Bir birey olarak bir işletmedeki tüm işlerin üstesinden gelmeye kalkışsak altında boğulacağımız aşikar. Büyük bir pazar var ve işletmemiz bu pazarda yalnız değil. Rakip firmalardan tutun da tedarikçilere ve hatta müşterilere kadar uzanan yelpazede büyük bir çevrenin içindeyiz. Neyseki artık bütün şirketler ekip çalışması icra ediyorlar. En azından yeni işe alınacak adaylar için verdikleri ilanlarda ‘Takım çalışmasına uygun’ olma şartı arıyorlar. Demek ki içeride bir ekip çalışması var.

Peki ya içeride işler aksıyor ve birileri fazla mesai ile bu açığı kapatmya çalışıyorsa! Burada planlama ile ilgili bir sorun var demektir. Ya genel planlama doğru stratejiler üzerine kurulmamıştır ve tüm ekibin çalışması uzamıştır ya da bir birey bu plana direnç göstermiş; uyum sağlayamamış ve eksiklerini örtmek için fazla mesai ile çalışmalarını dengeliyordur. Yani ya planlar çalışanların kapasiteleri ile mesai süreleri örtüştürülerek yapılmamış – tahmin edilemeyen süreçler de iyi strateji kurgunamamasından kaynaklı – ya da çalışan kimse stratejiyi benimsemek yerine kendine göre bir yol çizmiş ve bunu uygulamaya çalışıyordur. Sonuçta fazla mesai ile yüzleşilmesi gerektiğinde kişinin özel zamanlarından çalınmaya başlanır.

Çalınan özel zamanın karşılığı işletmetler tarafından çoğunlukla karşılanır, hafta içi saatlik ücretin belli bir katı, haftasonu ve tatil günlerinde ise daha büyük bir katı çalışana sunulur. Çalışan da kısılan özel zamanını farklı yollarla telafi etmekte özgürdür, ister sosyal aktivitesinden kısar ister de aslında ihtiyacı olarak belirttiğimiz uykusundan kısar. Tabi bu varsayım hiç hasta olmadığı, belirli yasal zorunluluklarını yerine getirmek için mesai saatinde bir devlet kurumunda bulunmasını gerektirmediği vb. durumlar için geçerlidir.

Oysa işletmenin bir çalışanı olmak, içinde yaşadığımız çevrenin bir bireyi olmaktan farklı değildir. Kişi hem bir birey hem de bir çalışan olarak içinde bulunduğu işletmenin, pazardaki iç çevresini; işletmenin dışında olup en genel sınırı dünya olan dış çevreyi izleyebilmeli, üstünlüklerin ve zayıflıkların farkında olmalı, tehditleri ve fırsatları analiz edebilmelidir.

Hiç bir iş yoktur ki çevreden etkilenmesin. Çok basit bir örnek olarak bir mahalledeki apartmanların çöplerini toplayan kamyonu düşünelim. Toplama işinin de otomatik kollar ile yapıldığını kabul edelim. Geriye tek birey olarak şoför kalıyor. Her hafta geçtiği sokak, karşı istikametin lehine ‘Tek yön’ olarak ilan edilmişse, çalışan (veya amiri), koşulların uyguladığı kısıt ile kendine yeni bir plan yapmak zorunda kalacaktır.

Değinmek istediğim şu ki durum sadece işverenin dayatması değil, çalışanın da fazla mesaiye gönüllü olması durumudur. Yaptığımız işi sevmek, onun için bizden beklenenden fazlasını ortaya koymak değil tabi ki kastettiğim şey. Bahsettiğim şey aracın amaca dönüşmesi. Sürekli yapılan fazla mesai ile ihtiyaçlarımızdan ve sosyal çevremizden uzaklaşmamız.

O halde neden bahsettiğimi açıklayayım. Bunun için kendime (şahsım ve içinde bulunduğum toplumda gözlemlediğim insanlar adına) bazı sorular sorarak cevaplarını paylaşacağım:

Fazla Mesai nedir?

Tahmin edilene göre daha uzun süreceği belli olan çalışma zamanıdır. Bir işletme ya da bir birey, ortaya çıkması beklenen ürün için elindeki verileri kullanarak (deneyim, analiz vs.) bir tahminde bulunur. O tahmine ilişkin bir strateji belirler ve bir plan yapar. İdealden sapmalar olması çok büyük bir ihtimal taşısa da öngörüler sayesinde sürece ara müdaheleler yapılabilir ve asgari uzama için çaba gösterilebilir. Sürecin sonuna gelindiğinde ulaşılmak istenen nokta ile ulaşılan nokta arasındaki fark insan kaynağını ya da hamadde kaynağını gösteriyor olabilir. İnsan kaynağının planlanandan fazla kullanılmış olması ya proje başında belirlenenden daha fazla çalışanın sürece dahil olduğunu veya belli sayıdaki çalışanın fazla mesai yaptığını gösterir.

Fazla mesai neyi ortaya çıkarıyor?

Aslında projeyi kurtaran ‘fazla mesai’ işletmeyi tam anlamıyla kurtarmış değil. Beklenilen ürünün ortaya çıkmasını sağladıysa da stratejilerin de doğru olmadığını ya da içinde bulunulan platformda kullanılmak üzere uygun olmadığını gösteriyor.

Fazla mesai neyi kullanıyor?

Strateji konusunda ortaya çıkardığı bulguların yanı sıra, hem çalışanın özel zamanını harcıyor hem de işletmenin çalışan üzerindeki birim maliyetini yükseltiyor.

Çalışanın ortamdan haberdar olmak, kişisel gelişimini sürdürmek, çevresi ile etkileşime geçmek, yakınları ile sosyal ilişkilerde bulunmak veya daha da kapsamlı pencereden bakarsak toplumun bir bireyi olmak için harcayacağı zamanın bir maddi karşılığı olmamalı. Düşünün ki size günde 2 saat ve haftasonları 4′er saat fazla mesai yapmanızı ve karşılığında 2 kat maaş almanızı teklif ettiler.

Dolayısı ile elinize büyük miktarda nakit geçecek. Ancak siz normal mesaide bile yeterince yoruluyorsunuz. Şimdi uzun süren mesai saatleri nedeniyle daha fazla yorulacak, her geçen günden sonra bir sonraki güne hazırlanırken daha az dinleneceksiniz. Bunun sonucunda üretkenliğini düşecek, işletmenin etkililiği var olmaya devam ederken sizden verim alamamaya başlayacak sonucunda hem performansınız körelecek hem de gözden düşeceksiniz.

Aynı çemberin içinde kısılıp kalacaksınız, kendinizi geliştirmek için daha büyük maddi kanağa sahipken imkanlarınız yavaş yavaş ortadan kalkacak. Eskiden 5 günde bir kitabı bitirdiğinizi düşünelim. İki kat çalıştığınız için süre otomatikman 10 güne çıkacak. Bir de yorgunluğunuzu eklersek bu sayı daha da artacak. Daha fazla paranızın olması bilginin size daha rahat aktarılmasını sağlamayacak.

Arkadaşlarınız buluşup sosyal faaliyetlerde bulunurken, siz onlara uzaktan sevgilerinizi ileteceksiniz. Aralarındaki muhabbeti unutup, gelişmelerden bir haber yaşayacaksınız. İş – ev – iş döngüsüne girerseniz tek zevk aldığınız şey eşiniz ve çocuğunuzla birlikte geçirdiğiniz vakit olacak.

Bir süre sonra işler sıkıntıya girecek. Ne kadar çabalarsanız çabalayın, planlara uyamayacaksınız, yorgunluktan aksayacaksınız. Ama üzerinize aldığınız yükü teslim etme çabasıyla daha fazla çalışacaksınız. Planlanan fazla süreyi de aşarak çalışacaksınız. Bu sefer de özel zamanlarınız bittiği için kişisel ihtiyaçlarınızdan çalmaya başlayacaksınız. Eve gittiğinizde çocuğunuzla daha fazla vakit geçirmek uğruna kitabınızı da açmayacaksınız. Yeri geldiğinde uyumayacaksınız da.

İki haftalık tatile gidip gelmeniz hiçbir şeye fayda etmeyecek. Geldiğiniz andan itibaren bir yoğunluğun içinde bulacaksınız kendinizi ve dinlenmişlik hali 2 gün geçmeden kaybolacak.

Görüldüğü üzere bu tek taraflı bir çıkarım değil! İşveren teklif etti veya siz gönüllü oldunuz. Ve fazla mesai çaldı.

Fazla mesai neyi çaldı?

Zamanı çaldı. Ama zamana kimse sahip değil. Biz insanlar onu kullanıyoruz. Ama biz kullansak da kullanmasak da o akıyor. Üretim bandını düşünün, önümüze gelen ürünü işleriz, ama biz işlemesek de bant döner. Ve çıktı potasındaki ürünlere bakarsak zamanı ne kadar etkin kullandığımızı görürüz.

Fazla mesai kimden çalıyor?

Birincil olarak bireyden çalıyor. Artık kendimize bilgi katacak aktivitelerde bulunmuyoruz.

İşletmenin de vaktini çaldı çünkü verimli üretmiyoruz. Ayrıca maddi kaynağını da çaldı, ne yaparsak yapalım bitmiyor ama işletme bize ödemede bulunuyor.

Arkadaşlarımızdan ve sevdiklerimizden, bizimle birlikte geçirdikleri zamanı çalıyor.

İhtiyacı olanlardan, kar amacı gütmeyen kuruluşlarda gönüllü olarak çalışamadığımız zamanı çalıyor.

Bu durumdan kim(ler) etkileniyor?

Gene birinci kademede birey etkileniyor. Ancak bu etkinin içinde kaybolduğundan, buradan çıkması gerektiğini anlayamayacak bir konuma geliyor.

Önce yakın, sonra uzak çevre etkileniyor.

İşletmenin iç çevresi ve dış çevresi etkleniyor.

Eğer toplumun bir bireyiysek herkes doğrudan ve dolaylı olarak etkileniyor.

(You) have to be Green!

Bir önceki konuda yazdığım yazımla ilgili olarak JPG Magazine’deki fotoğrafıma bakıp duruyorum. Yeni oy gelecek mi acaba diye beklerken bir yandan da diğer fotoğraflar için oy veriyordum ki 12 Kasım’da kapanacak olan bir yarışma konusu daha fark ettim. Hatta öyle ki oylaması kapanmış bile. Ama fotoğraf almaya devam ediyorlar.

Aslında her şeyden öte onusu ilgimi çekti. Sürdürülebilirlik (sustainability). Nasıl çekmesin, tez konum olur kendileri ve sürekli okuduğum araştırdığım, ulaşmak için düşündüğüm şey.

Hemen aklım bir önceki fotoğrafı çektiğim yere, Bozcaada’ya gitti. Rüzgar gülleri. Aslında fotoğraf yarışacak kadar güzel mi bilemiyorum. Ama kanadın oradaki adamı işaret ediyor olması ile benim aklımda yer etti. Ben de çarpıcı bir isimle ekledim siteye ve yarışmaya katıldım.

Bozcaada

Bozcaada

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes