İstanbul 101

Bitirme Projesi  :  3. Köprü

Kullanılacak Araç :  Google Maps (50 puan)

Yer imleri :   Garipçe, Poyrazköy (20şer puan)

Grafik :   Süslemeler (10 puan)

Bonus :  Yol bağlantıları (10 puan)

o kadar da…

1 ay kadar olmadı, bir gün msn üzerinden konuşuyoruz, Gülin, “All work and no play makes Jake a dull boy!” dedi. Adım Jake değil ama bana ithafen söylendiği aşikar. Üzerime alındım ve ne durumda olduğumu fark etmeye çalıştım. Tahta kalemi ile aynaya, kravat bağlarken tam göz hizama gelecek şekilde iki satır halinde yazdım. Her sabah kalktığımda direk karşıma geldiğinden gün içinde defalarca hatırlamadan edemedim. Aklıma geldikçe de birşeyler yapmam gerektiği düşüncesi ile pek birşey yapmadan vakit geçirdim. Pek diyorum çünkü hiç değil. Askere giden arkadaşlarımı uğurlamak için onlarla buluştum mesela. Bu insanlardan kaçmadığımın kanıtı olarak gösterilebilir. Hala sosyal bir varlık olduğumu ispatlayablirim. Yusuf Amca’nın sergisine hem de açılışına gittim ki bu da hayli kalabalık bir ortamdı.

Çalışmak dışında birşeyler yaptığımı ispatlayacağımı düşünerek maç olduğu günler evde izlemek yerine Cenan’ın teklifi ile dışarıya da attım kendimi. Arkadaşlar kahve içmeye gidelim dediklerinde de geri çevirmedim. Ama farketmediğim halde hala sadece birşeyleri tüketmek üzere insanlarla buluşuyordum.

Nasıl farkettim derseniz, onu da ben yapmadım. Zorla kafama soktular diyebilirim. Aslında zor kullanmadılar, çok nazik bir soruydu ve çok samimi bir cevaptı: Dün (25 Nisan) Cenan ile caddede yürüyoruz. Sanırım maçtan sonrası oluyor. Cihan ile Pelin geçti yanımızdan. Son anda Cihan’ı farkettim ama geçmişlerdi artık derken, Pelin “Aaa Ergin!” dedi ve durduk birbirimize döndük. Ne haber, napıyorsun dediler, “ee, ii, hiiç…” gibi şeyler çıktı ağzımdan. Belki “iş, güç” bile demişimdir. Biraz lafladık. Sonra ne kadar bezmiş bir halde olduğumu farketmiş olacaklar ki Pelin birden “Ergin sen sıkıcı biri mi oldun?” diye soruyu patlattı. Bir an duraksadım. 10 santim kadar arkamdan Cenan “Eski Ergin değil” dediğinde çöktüm diyebilirim. Aman tanrım, yani herkes bunu fark ediyor.

İlk başlarda fazla mesaiye falan karşı bir insandım. Hatta kendi yazımda buna değinmiştim. Ama öyle keyif aldım ki son aylarda yaptığım çalışmadan, insanlara fayda sağlayacak bir projede gönüllü olarak çalışıyormuşcasına kendimi motive ederek çabaladım durdum. Bence çok güzel şeyler de ortaya çıkardık. Henüz kimse faydalanmadı ama faydalanabilecekleri çok güzel bir çıktı sağladık. Elbet çok yakında çok işe yarayacak.

Ama diğer yandan bakarsanız, üzerinden geçn 2 – 3 haftada hala normal çalışma tempomu yakalayamadım. Normal çalışmalar için kendimi motive edemez oldum. Hadi iş açısından toparlanırım diyelim, sosyal hayat açısından nasıl toparlanacağımı kestirmek güç. Çünkü “Bunca zamanda sosyal hayata ne artı katardım?” sorusunun cevabını tahmin etmek güç. Şöyle bir bakıyorum. Neredeyse hiç yazı yazmadım. Ve neredeyse hiç fotoğraf çekmedim. Ancak Gülin dedikten sonra ‘İsim Şehir‘e birkaç fotoğraf ekledim.

Eskiden daha da farklıydı tabi ki. Üniversitedeyken, 2-3 haftada bir şehir dışına trekking ya da fotoğraf gezisine giderdim. Üniversitenin son yıllarında kendimi sivil toplum kuruluşlarındaki projelere vermiştim. Daha henüz eski işimdeyken haftada 1; bazen 2 konsere giderdim. Yüksek lisans eğitimine başlayınca biraz yavaşladım tabi. Üzerine bir de fazla mesai yapmaya başlayınca ‘iş – ev – sosyal hayat’ üçgeni yerini ‘iş – ev’ düzlemine bıraktı. Yani kendi yazımın olumsuz örneğini kendim vermiş oldum.

Aslında hala güzel bir iş yaptığımız için seviniyorum. Ama bazı bedelleri olduğu açık. Şimdi tekrardan eğlenceli biri olmak için acaba ne kadar sosyal hayat mesaisi yapmam gerekecek.

Esas olan, ne zaman, eksikleri kapatmak için diğerlerine ayırdığımız zamandan çalmayı bırakacağımızı öğreneceğimiz.

Sevgiyle kalın ve
Bol bol eğlenmeniz gerektiğini sakın aklınızdan çıkarmayın :)

yumruk Yasak! yumurta Serbest!

Burda siyasi düşüncelerimi belirtir yazı yazmayayım diyordum ama bu kararda kendimle çeliştiğimi düşünmeye başladım. Sivil Toplum Kuruluşları’nda gönüllü olarak çalıştığım günlerde insanlara siyaset yapmanın sadece 4 ve 5 senede bir oy kullanarak gerçekleşmekten öte dolaylı yollardan siyasete etkiyecek fikirlerin üretilmesi, sivil kanallardan sesin duyurulması gerekliliği üzerinde konuşur dururdum. Fikir üretmeli, politika yapıcı adımlar atmalıydık. Sonra da kalabalığa anlatıp, destek alıp fikirleri hayata geçirmek için siyasilerin kararları üzerinde baskı kuramlıydık. Katılımcı demokrasiyi sağlamalıydık.

Sonra ne olduysa küstüm. Uğraşmamaya, ilgilenmemeye başladım. Şimdi de gene çok ayrıntısına girmeyeyim diyorum ama dayanamıyorum. Başlığa hiç değinmeyeceğim bile. Dün YÖK başkanının yeni yaptığı açıklamayı sabah haberlerine taşımışlar:

Üniversite sınavında bazı bölümler boş kalıyormuş da o bölümlere sınavsız öğrenci kabul edeceklermiş. Ne hikmetse bu boş kalan bölümler Fizik, Bilgisayar Mühendisliği vb. bölümlermiş. Spiker büyük bir heyecanla anlatıyor.

Yani hikaye şu mu acaba:
Sen yarın sınava gireceksin, Bilgisayar Mühendisliği eğitimini çok daha iyi veren bir Üniversite’ye giremeyeceksin. Sınavdan aldığın puan hiç sayılacak (eğer bir değeri var idiyse). Bir üniversitede eğitim göreceksin. Nitelikli bir öğrenim de görebilirsin tabi ama İstanbul’daki iki Teknik Üniversite’nin öğrencilerinin aldığı eğitimin farkı gözle görülürken, sınavla ve sınavsız girilen üniversite arasındaki farkı görmezden geleceksin.

Peki hikaye şöyle mi biter acaba:
Çok yüksek puanla üniversitede iyi bir eğitim gören öğrenci mezun olduğunda iş garantisine sahip olmazken, puansız üniversite girişi ile eğitimini tamamlayan bilgisayar mühendisi kendisine bu fırsatı tanıyan sevgili amcalarının belediye iştirakinde üstünde bilgisayarı bile olmayan güzel bir masayı mı kapar?

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes