çıldırmış olabilir miyim? yok canım…

Bugün 4′te bir seminer vardı plazada. Ben de patrondan izin alarak işten çıktım. Dakka bir gol bir, iş merkezine çağırdığım taksi (Ünalan’dan) Acıbadem Metrobüs durağına gitmek istediğimi duyunca çok bozuldu. Agrasif bir sürüş sergiledi, durağın iki girişini de geçtikten sonra rica ettim de beni indirdi. Zaten şimdiye kadar sadece bir taksici amcadan duydum şunu: “Kısa mesafe daha çok seviyorum ben, açılış parası alıyorum her seferinde.”

Metrobüse çok laf ettim ama iyi bir şey, hemen geçiyorsunuz karşıya. Çok laf ettim de yolda kalan metrobüsleri artık hiçbir gazete yazmıyor diye çalıştırmıyorlar. Heba olan vergilerimize kızdım ondan laf ettim. Metrobüsü kullanan avrupalılar da var. Ama onlar otoyolun ortasından değil kenarlarından geçiriyorlar, güvenlik açısından. Bizimkiler onu da yapmadı, ben ona da kızdım.

Saat 15:30 iken Zincirlikuyu’ya varmıştım. Yağmur yağmıyor, hava hafif serin ama öğle vakti dışarıda olmanın (hafta içi) keyfini çıkarmayalı uzun süre olmuştu. Levent’e doğru yürüyüşe geçtim. Sakin bir tempoda önümdekini hiç geçmeden bir müddet yürüdüm, sonra kendimi kaptırmış olacağım ki hızlanıp geçtim onu. Binalara bakına bakına yürüdüm. A blok olduğunu tahmin ettiğim en büyük bina D blokmuş. Ön kapıdan girmek istediğimden yolu dolanmam gerekti, arkadaşla kahve içecek zaman kalmayınca konferans salonuna yöneldim.

16:15 gibi Alphan Manas sunumuna başladı. Kendisini ‘fütürisst’ diye tanımlıyor. Aynı anda birçok düşünce, fikir ve işi kafasında yaşayan yoğun biri izlenimini verdi bana. Dahice fikirleri ve hayatı kolaylaştıran buluşları var (OGS, Deniz Taksi, vb.). Öyle sanıyorum ki merakı ve araştırmacı kişiliğinin yanısıra mühendislik kökenli bir kişi olmalı. Değindiği konular da ilgi alanımda olduğundan, hızlı konuşmasına aldırış etmedim. Dinledim, notlar aldım. Ama etrafımdaki ‘bankacı’ arkadaşlarım bu kadar şanslı değildi sanki. Komik olaylar hariç bazı slaytları kavramaya fırsat bulamadan hızlı hızlı geçtik. Ama Alphan Bey’in blogunda birkaç saat geçiren biri eminim onu çok iyi anlayacaktır.

Sunum 6′ya doğru bitince arkadaşla kahvemi içtim, biraz lafladık. Ablamla da daha önceden haberleşmiştik, arkadaştan ayrılınca Kanyon’da gezecektim sonra beraber dönecektik. Ben de aynen o yolu izledim ve Kanyon’a gittim. Hazır karşıya geçmişken biraz dolaşayım istedim. Bir kısım koridorları camla örtseler de açık/temiz havalı, serin bir yer olması hoşuma gidiyor. Önce D&R, sonra yemek katında oturan insanları seyrederek diğer tarafın merdivenlerine ulaşma; en alt kata inip havuzun yanınından bir tur ve Remzi Kitapevi, ardından Starbucks’da aradığım bardak var mı diye bakma. Paşabahçe’de karaflara bakıp, Makro’da aradığım acıbadem var mı acaba diye göz gezdirme… Arada insanları da süzüyorum tabi. Her daim kendimi Maslak’tan kampüsten çıkmış, eve dönmeden otobüsten inip bir dolaşıyormuş gibi hissettiğimden şık şık insanlara bakıyorum sürekli. Makyajlar yapılmış, jöleler sürülmüş, ütülü pantolonlar, parlak ayakkabılar, şık elbise ve etekler, topuklar, vs. Sanki benim üzerimde ütülü pantolon, gömlek, kravat ve pardesü yok. Kafamı eğdiğimde ilk gördüğüm renkli atkım beni bu dünyadan kurtarıyor sanırım.

Bayağı bir zaman geçti, ablam toplantıdan çıkınca arayacaktı ama ses yok. En üst kata tekrar çıkıp spor mağazasını dolaştım. Tam da çıkıyordum ordan ablam aradı. Meğer toplantıda kafası karışmış çok, unutmuş beni köprüdeymiş. Ben de zaten dolaşacak yer bırakmadım, bari çıkayım dedim, attım kendimi caddeye. Trafik de yoğun, tekrar Zincirlikuyu’ya doğru yürümeye koyuldum. Evet, o koca cadde arabalarla dolu, tampon tampona ilerliyorlar, aradan bir minibüs fırlayıp gaza basıyor, 10m sonra yolcusunu indirmek için aniden frenliyor. Ben kaldırımdan insanların koşuşturmasını izleyerek devam ediyorum. Karmaşayı özlemişim sanırım, akşam işten çıkmış stres dolu insanların koşuşturmasını izlemeyi; arabadan kafasını çıkarıp, yeşil yandığı halde yavaş hareket eden sürücüye bağıran amcayı; düt dütlerin sesini. Plazaya yürüdüğüm sıradaki sakinliğimi bırakıp, yaya geçidi olmaksızın yol atladığımı farkediyorum. Daha az önce Zincirlikuyu Mezarlığı’nın orada yaya geçidinden geçmeye çalışırken dakikalarca bekledim. Yaya gördüğü için hızlananlar var, sanki yollarını çalıyorum.

Rahmetli Tatlı’nın hala bitmeyen kulelerini de geçince üst geçide çıkıyorum. En sevdiğim üst geçitti burası bir zamanlar. Trafik olduğunda (hele de fotoğraf makinem yanımdaysa) oraya çıkar izlerdim yolu, her an bir kaza görecekmişim gibi. Ama “Welcome to traffic” fotoğrafını çektiğim yerden bakınca şu anda metrobüslerin manevra köprüsü gözüküyor. Üst geçidin diğar ayağından, metrobüsün Avcılar girişinin olduğu tarafa iniyorum, Söğütlüçeşme girişine yöneldiğim sırada viyadük üzerinden geçtiği süre boyunca korna çalan taksiyi de özlemişim sanki. Çıldırmış olabilir miyim diye düşünürken aklıma evden çıkarken aldığım kulaklıklarım geldi.

Az sonra otobüse bineceğime göre tıkış tepiş yolculuktan kendimi soyutlayacak kulaklıklarımı takma zamanı. Turnikeleri geçtim, müziğimi açtım. Rasgele üçüncü otobüse bindim. Bu arada bir süre gelmedi bu üçüncü otobüs. Merakla yola bakan insanları ben merakla izledim. Otobüs bayağı kalabalıktı. O kalabalıkta pişmeyi, zırt pırt ayakkabıma basanları, üst basamkatan ayağıyla çarpıp pantolonumu iz yapanları hiç özlememişim. Hemen aklıma otobüslere koyacakları sivil polis geldi. Yahu hınca hınç dolu otobüste polis olsa ne olur. Adam ordan çıkana kadar…geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye. (Bu aralar Niğde’ye dağa giden varsa bana bir şişe gazoz getirsin : )

Altunizade’den sonra otobüs biraz boşaldı. L şeklindeki arka koltukta oturan güzel kız yana kaydı koltuk boşaldı. Bir ağabey vardı, yanına kayacak oldu. Ben de kaysın da bir tarafa ben de oturayım diye bekliyorum. Sonra bana baktı, kıza baktı, bana baktı, kaymaktan vazgeçti. Ben oturdum kızın yanına. Ama kollarını kavuşturmuş somurtkan şekilde oturuyordu. Ben de Kings of Leon açtığımı sanarak Gipsy Kings dinlediğimi farkedip değiştirdim ve Regina Spektor’a geçtim. Otobüsü unutup müziğimi dinlerken yolu izlemeye koyuldum. E-5 e ulaştığımızda ağabey, ‘hadi bana eyvallah’ dercesine kalktı, kıza şöyle bir baktı (ama yüz bulamadı), gülümsedi indi otobüsten.

Son durak olunca hepimiz boşalttık meydanı, oradan tren durağına yolculuk. Geç kalan treni beklerken terlemiş vücuda soğuk vuruyormuş, unutmuşum. Daha neler neler unutmuşum. Yürümeye başlayıp bir de düşünmeye başladım. İşe gidip geliyoruz, hayatımız iş olmuş. Sadece bir sebepten ilişkide olduğumuz insanlar var mış bu dünyada gibi yaşıyoruz. Başka kişi ve olaylara ihtimal vermeden, onları düşünmeden yaşar olmuşuz.

Tren geldi, ben de eve vardım da çok özlediğim, bloguma yazı ekleme fırsatını yakaladım. Yorulmuş ayaklarımı uzatmayı özlemişim. İnternette takılırken biramı yudumlamayı da özlemişim diyeceğim ama bunu eskiden yaptığımı pek hatırlamıyorum. Sanırım dün kazandım bu özelliği :)

Göstermelik işler peşinde

‘Bu gün ne kadar iş yaptın?’ sorusuna cevap, bugün benim fıçıyı üç sokak boyunca yuvarladım olabilir.  Aslında varış noktasına giden (her biri aynı uzunlukta) iki sokaklık yol kat edilebilirdi. Ama üç sokak olanı tercih ettik, üç birim zaman harcadık. Fıçıyı itmek için de ekibimizden iki kişiyi bu işe delege ettik. Kısa yolu kullansak insan*gün ölçeğinde karlı olacaktık. Peki neden uzun yolu tercih ettik dersiniz?

Daha fazla çalıştığımızı göstermek için değil tabi ki, daha büyük iş başardığımızı kanıtlamak için. Büyük işleri büyük adamlar başarır. Büyük adam olmak en büyük merak konusu. Saygınlık uyandırmak için muhtemelen. Ben pratiklik kazandırsa daha çok değer verirdim…

Ama değer katmaya uğraşmıyoruz, neye prim veriliyorsa onu yapıyoruz. Ne işimizi hakkıyla yerine getirmek, ne inovasyon yapmak bizim derdimiz. ‘Üstlerimize/büyüklerimize nasıl yaranırız?’ın peşindeyiz. Onlar bizi terk ederse ne olur? Ne olacak yerine gelene yaranmak için de bir yol bulunur. Bu arada işe ne olur? O da bizim peşimizden sürüklenir gelir.

Geleceği tahmin etmeye gerek yok. Bugün ne yaşanıyorsa gelecekte de tıpkısının aynısını yaşamaya mahkumuz… Geleceğimizi yaratmak yerine bugünü klonluyoruz. Haliyle ilerlemiyoruz. Yol alamadığımızdan zaman geçtikçe bunalıyoruz.  Şöyle düşünelim: Aynı ortamda büyümüş iki çok yakın arkadaş olsun. Bir tanesi dünya turuna çıksın, diğeri de o dönene kadar, onun yürüdüğü sürelerde koşu bandı üzerinde yürüsün. Seyahate çıkan döndüğünde ne olur sizce? Koşu bandında yürüyen, dünyayı dolaşan arkadaşına ben çok iş başardım, tam 10bin km yürüdüm diyebilir mi? ‘Demeye dili varır mı?’yı boşverin. Reel anlamda bir karşılığı var mı bu sözün? İş = Harcanan Güç * Alınan Yol. Koşu bandındaki arkadaş 10bin km yürüyecek güç harcadı ancak hiç yol almadı…

İşte bizim üç sokak ilerleyerek vardığımız noktaya giden esas yol iki sokak uzunluğunda. Biz bir sokağı fazladan yürüdük. İki kişinin o sokakta boş yere yürümesine sebep olduk. Bir çalışanı bir sokak yürütmek için ona ödeyeceğiniz ücret bellidir. Ve onu fazladan yürüttüğünüz taktirde ona fazladan ücret ödeyebilirsiniz. Ama hem onun hem de müşterinin/şirketinizin vaktini bir birim boşa harcadığınızda; hem de bunu işin gereği gibi gösterdiğinizde ortaya çıkan kaybı karşılayamazsınız. Hem çalışanınıza bir birim borçlusunuz, hem şirketinizin çalışanı bir birim değerlendireceği işten mahrumsunuz, hem de bu bir birim işin insanlığa katacağı fayda adına tüm insanlara karşı sorumlusunuz.

Sözlükte özgürlüğün tanımına bakarsanız, başkalarının haklarına tecavüz etmedikçe geçerli olduğunu görürsünüz. Ancak kendimize yakıştırdığımız gösteriş ile başkalarının, haklarından faydalanmalarına imkan vermeyecek şekilde önlerini kesiyoruz…

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes